Bilinmesi Gerekenler

Havas - Ledün İlmi ve Sirları

Bilinmesi Gerekenler

Ebu Hureyre şunu rivayet etti: Rasülüllah (s.a.v.) beni Ramazan zekatını korumakla görevlendirdi. Birisi bana geldi. Zekat hurmasından avuçlamaya başladı. Onu yakalayıp: Vallahi, seni, mutlaka Rasülüllah'ın huzuruna çıkaracağım, dedim. O da ben fakirim. Çoluk cocuğum var.Aşırı ihtiyacım var, dedi. Bunun üzerine, onu serbest bıraktım. Sabah olunca, Peygamber (s.a.v.): Ebu Hureyre! Dün geceki esiri ne yaptın diye sordu. Ben de: Allah'ın Resülü! Aşırı ihtiyacından ve çoluk çocuğundan şikayet etti. Ben de ona acıyıp serbest bıraktım dedim. Peygamber: Ancak o sana yalan söyledi.

O tekrar gelecek, dedi. Rasülüllah (s.a.v.) böyle deyince, tekrar geleceğini anladım. Onu gözetledim. Hurmadan almak üzere geldi. Onu yakaladım ve: Seni mutlaka Rasülüllah'a (s.a.v.) götüreceğim dedim. Bunun üzerine o: Bırak beni çünkü ben fakirim. Benim çoluk çocuğum var. Bir daha gelmem dedi. Ona acıyıp serbest bıraktım. Sabah olunca Rasülüllah (s.a.v.) Ebu Hureyre esiri ne yaptın? diye sordu. Ben Allah'ın Rasülü! Aşırı ihtiyacından çoluk çocuğu olduğundan şikayet etti. Ona acıyıp serbest, bıraktım dedim.Rasülüllah (s.a.v) Ancak o sana yalan söyledi tekrardan gelecek, dedi . Onu üçüncü gün de bekledim. O yine hurma almak üzere geldi. Tekrar yakalayıp seni mutlaka Rasüllüllah'a götüreceğim dedim. Üç defadır tekrar gelmeyeceğini söylüyorsun ama tekrar geliyorsun, dedim. O: bırak da Allah'ın onlarla sana fayda vereceği bazı sözleri öğreteyim dedi. Ben: Onlar nedir? dedim.

O: Yatağına girdiğinde, Ayetel kürsi'yi oku, dedi. Böylece seninle birlikte Allah tarafından devamlı bir koruyucu bulunur ve sabaha kadar, sana, hiç bir şeytan yaklaşamaz. Bunun üzerine onu serbest bıraktım.

Sabah olunca, Raülüllah (s.a.v.): Dün gece esiri ne yaptın? diye sordu. Ben de: Allah'ın Rasülü! Allah'ın onlarla bana yarar sağlayacağı bazı sözleri öğreteceğini idda etti. Ben de onu serbest bıraktım. Peygamber (s.a.v.): Nedir o sözler? diye sordu. Ben de: bana yatağına girdiğinde, başından sonuna kadar Ayetelkürsi'yi oku. Böylece, seninle birlikte Allah tarafından, devamlı bir koruyucu bulunur ve sabaha kadar, sana, hiç bir şeytan yaklaşamaz, dedi. 

Sahabiler hayır öğrenmeye pek hırslıydılar-- Peygamber (s.a.v.) Çok yalancı olduğu halde bu sefer sana doğru söylemiş. Ebu Hureyre! Üç günden beri konuştuğun kişinin kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ebu Hureyre: Hayır dedi. Peygamber (s.a.v.) işte o (insan suretinde) bir şeytandır buyurdu.(1)

Hafız şöyle demiştir: Nesai'deki, Ubey b. Ka'b hadisinde şöyledir: Onun içinde hurma bulununan bir harman yeri vardı. Orayı kendisi koruyordu. Oradan hurmaların eksildiğini gördü ve şöyle anlattı: Ansızın genç delikanlı büyüklüğünde, bir hayvan gördüm. Ona sen cin misin? insan mısın? dedim. O: Ben bir cinim cevabını verdi. Ona şöyle dediği de rivayet edilmiştir. Biz, senin sadaka vermeyi sevdiğini duyduk ve senin hurmalarından almak istedik .O: Bizi sizden koruyan nedir? dedi.

Şu ayet yani Ayetel-kürsi'dir cevabını verdi. Bunu Peygamber'e söylediğinde: ''Habis (pis) doğru söylemiş''dedi. Hafız, (İbn Hacer El Askalani) daha önce geçen Ebu Said hadisini, şeytanın süret ve şekle girebileceğine delil getirmiştir. Onu görmek mümkündür ve yüce Allah'ın ''O ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler''(2) sözü onun yaratıldığındaki şekliyle ilgilidir.

Hafız başka bir yerde şöyle demiştir;  Beyhaki Menakibu'ş Şafii'de er Rabiden isnadıyla şaaifye şöyle derken duydum ; diye rivayet etmiştir. Cinleri gördüğünü iddia eden kimsenin  peygamber olması dışında şaaitliğini çürütürüz.

O şöyle de demiştir: Bu, onların yaratıldıkları süret ve şekillerde gördüklerini idda eden kimseye isnad edilir.

Hayvanların çeşitli şekillerine girdikten sonra, onlardan birisini gördüğünü idda eden kimse tenkit edilmez. Onların şekil değiştirdiğine dair haberler vardır.(3)
Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:''İsrailoğullarınının maymun ve domuz şekillerine çevrildikleri gibi,yılanlar da cinlerin şekil değiştirmiş olanlarıdır.(4)Ebu Hureyre'nin rivayet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu;''Her devenin üzerinde bir şeytan vardır. Binmek suretiyle onları emriniz altına alın. Aslında taşıtacak olan Allah'tır.(5).

İbn Teymiyye şöyle demiştir: Siyah köpek, köpeklerin şeytanıdır. Cinler, daha çok onun süretine girerler. Aynı şeytanın güçlerini diğerlerinden daha çok toplayıcıdır. Onda, sıcaklık gücü vardır.(8)

İblis, Bedir günü, Mudlic oğullarının efendisi Suraka b.Malik'in şekline girmişti. O askerleriyle birlikte müşriklerin yanına geldi. Müşriklere: Bugün insanlardan sizi yenecek yoktur. Ben, sizin komşunuzum, dedi insanlar savaş için saf olunca, Rasülüllah (s.a.v.) bir avuç toprak alıp müşriklerin yüzlerine attı. Onlar geri döndüler. Cebrail , İblise, geldi.

İblis müşriklerden birine uzattığı elini Cebrail'i görünce hemen çekti. Kendisi ve taraftarları geri döndüler. Adam:Suraka! Hani bizim komşumuz olduğunu idda ediyordun? diye sordu. O da şöyle cevap verdi: Ben sizin görmediğinizi görüyorum Ben Allah'tan korkuyorum. Allah'ın cezası ağırdır.  İşte bu, İblis melekleri gördüğünde olmuştu. Bunu İbn Abbas anlatmıştır. (9)

Şeyhulislam İbn Teymiyye şöyle der: Cinler, insan ve hayvan süretlerine girerler. Yılan, akrep, deve, sığır,davar,at,katır, eşek, kuş ve Ademoğullarının suret ve şekilerine girebilirler.(10)

(1)Buhari IV/487,V1/335,IX/55,Fethu'l Bari)

(2)Araf-27)

(3)Fethu'l Bari)

(4)İbn Hibban,Tabarani, el Mecmul Kebirde İbn Ebu Hatim El-İlel'de rivayet etmiştir)

(5)Hakim rivayet etti Elbani Sahihul Camide sahih olduğunu söyledi IV/38

(6)Müsli,Musakat,47

(7)Müslim,Nevevi,Nesai,İbn-Mace Darimi I/329

(8)Risaletü'l Cin,41)

(9)İbn Kesir Tefsiri II/317

(10)Risaletü'l Cin sf.32

Cinler, insanın, değişik birçok hastalığa yakalanmasına sebep olabilir. Ruhi yapısında ve huyunda değişiklik yapabilir. Onun vücuduna, parasına mülküne, ticaretine, başkalarıyla olan alakalarına ve tahsiline zarar verebilir.

Bu hastalıklar,cinnin insana musallat olma sebeplerinden birisiyle veya büyü sebebiyle olabilir. Bu hastalıklardan bazıları şunlardır:

  1. İnsanda korku ve ürküntü meydana getirmek
  2. Psikolojik ve asabi hastalıklar (Delilik, depresyon, stres, endişe, kuruntu, gerginlik, sara,hastalık ve şahsiyet bozukluğu).
  3. Organik hastalıklar (tibbi sebebi olmayan ve tıbbın tedavi edemediği organik bir hastalık)
  4. Gözlerinin önüne bazı hayaller getirmek.
  5. Aralarında bir bağ bulunan her iki kişinin arasını bozup onları birbirine düşürmek (Karı kocayı, iki ticaret ortağını, iki arkadaşı ve bir aileyi).
  6. Kadın hastalıkları (Kısırlık, kanama, adet düzensizliği ve iltihaplar).
  7. Cinsel rahatsızlıklar (Bağlama, erken boşalma).
  8. Eğlenmek ve zarar vermek için ev ve mülklere saldırma (Yangın çıkarma, eşyaları alt üst etme, evi taşlama).

Bize ve yaşadığımız zamana göre bilinmeyen, gayb olan ilim gün geçtikçe açığa çıkmaktadır. Çünkü ilmin ilerlemesi söz konusu değil (yaratma bitmiştir) ancak farkına varılmamış bilgiler fark edilerek (bilim) gün ışığına çıkmakta, keşf edilmektedir. 

Bizim dünya aleminde gördüğümüz madde yapıdaki her şeyin aslında göremediğimiz batini, bilinmeyen özellikleri mevcuttur. Ve yaşadığımız alem tek bir alem değildir. Bir geçişler alemi dir. Paralel evrenler vardır. Alemin içinde alem vardır. İç içe evrenlerde yaşarız. Ve herkes hangi aleme mensupsa (hangi frekans ortamında ise) oranın kuralları, yasaları içinde yaşarlar. (cinler alemi, melekler alemi, kabir alemi, vb.)

Bilinç altımız evrendeki tüm mekan ve zaman noktaları ile bağlantılıdır. Yani tüm evren ve evrenler, bilinçaltımızda soyut (enerji) biçiminde mevcuttur. Bu bağlantı dolayısı ile farkında olmasak da telepati, duru görü, dejavu, halüsinasyon, vb.  gibi bir çok metafizik oluşumları yaşam boyu deneyimleriz.

Yaşadığımız tüm doğa üstü metafizik olaylar, beynimizin o an’da bilinç altındaki başka frekans boyutlarını, deşifre ettiği/okuduğu anlamına gelmektedir. Benliğimizin oluştuğu dünyamız (mikro-kozmos) tüm şuurumuz geçmiş bilgimiz ile şu an’daki algısal verilerin oluşturduğu bir vitrindir. Bu ben’liğin altında bir data/veri okyanusunun oluşturduğu zamansız ve mekansız  Evrensel hafıza (makro-kozmos) yaşamaktadır.

Holografik yapı (zerre’de bütünün kod’lu oluşu) gereği bir parça, diğer tüm parçaların bilgisine sahip olarak bütünsel bir davranış sergilediği için, sistem’de zamana ve mekana bağlı olmaksızın tüm boyutlar (madde ve enerji yapılar) iletişim halindedirler ve birbirlerini etkilemektedirler.

 Bundan dolayı bazı kimselerin negatif zihinsel yoğunlaşma sonucu, farkında olmadan elektronik cihaz ve makineleri etkilediği, üzerlerinde bozucu bir etki yaparak cihazların yanlış çalışmalarına, bozulmalarına neden oldukları bilinen bir gerçektir.

Eğer zihinlerimiz, beyinlerimizden dışarı uzanıp, bir makinenin işleyişini değiştirebiliyorsa bu şuurun bir dalga-parçacık (madde-enerji) ikilemine sahip olduğunu göstermektedir. Yani şuur, parçacık (madde) özelliği gösterdiği sırada beynimizin içinde gibi görünürken, dalga (enerji) görünümüne girdiğinde ise tüm diğer dalgalar gibi uzaktan etki üretebilmektedir.

Meta-fiziksel olayların ister farkında olalım, ister olmayalım, beş duyu’ya göre yarattığımız, dünyamız daki, şartlanmalarımıza rağmen, bu olayları her an deneyimlemekteyiz.

Bilinç altındaki farklı frekans boyutlarında oluşan “alemler”in, enerji yapılarını (cin’leri) kullanarak, karşısındakinin  beynini bloke edip etkisi altına almak sureti ile kişinin arzulamadığı eylemleri ortaya koymasını sağlayan oluşum ise, dünyanın ilk zamanlarından günümüze kadar en ilkel kabilelerden, modern yaşantıya sahip birimlere kadar geçerliliğini koruyan büyü ve büyücülüktür.

Tek tanrılı dinler de büyü yasaklanmıştır. Kabile dinlerinde ise büyü adeta bir din haline gelmiştir. büyüler, toplumlarda doğaüstü güçleri harekete geçirmek sureti ile düşmanları veya istenmeyen birini lanetlemek, zarar verip, yok etmek için kullanılmaktadır.

Büyü de konsantrasyon objesi olarak çeşitli maddeler kullanılmaktadır. Ancak burada esas olan enerjisi yüksek frekansa sahip kelimelerin belirli sayılarda tekrarı sonucu beyinden yayılan elektro manyetik dalgaların belli bir şifre oluşturup bu şifreye en yakın frekans yapıdaki bilinçaltı yapı (cin) ile rezonansa girip iletişime geçerek onu istenilen şeyi yapmaya zorlamaktır.

Konsantrasyon içerisinde kelimelerin belirli sayılarda tekrarı sonucu bir noktada yoğunlaşan elektro manyetik dalgalar lazer ışını gibi bilinç altındaki o yapıyı (cin) tahrip etmeye devamında ise yakmaya başlamaktadır. Bu yüzden de bu enerji varlık (cin) lar kendilerini yakan güçlü elektro manyetik dalgalar oluşturan kimselerin emri altına girerek “büyü” denilen olayı yani onların emirlerini yerine getirmektedirler.

Çeşitli zikir ve ritüellerle cin’ni negatif enerji alanları (frekans boyutları) ile bağlantı kuran ve bunların yardımı ile hümanist görüntü altında, ruh çağırma, uzaylılar, reenkarnasyon, mehdi, kıyamet senaryoları, ufo’lar vb. gibi yöntemlerle insanları etkileyerek, kontrolleri altına alıp, kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak olayları yönlendirmeye çalışan kimseler bulunmaktadır.

Bu alemlerle, ilişkiye girip sıra dışı iş yapmak isteyen kimseler bir takım formüllere başvururlar. Bu işlerle uğraşanlar manevi zırhı olmayan zayıf insanları etkileyebilirler. Ama unutulmamalıdır ki!.. Bu tür çabaların hepsi içinde bulunduğumuz alemin yasalarına aykırı hareket etmek demektir. Sisteme müdahale eden herkes yaptığı işin karşılığını alır. Rüzgar eken fırtına biçer. Bu yüzden de büyü yoluna gidenlerin hayatı kötü sonuçlanır.

Büyü ayinlerinde davul, zil gibi çalgıların oluşturduğu seslerin ritmi eşliğinde bir takım konsantrasyon objeleri (kafatası, iskelet, kemik, vb.) ve beyni uyuşturucu bitkiler, duman veren otlar, çeşitli tütsüler kullanılmaktadır. Bu maddelerin etkisi ile uyuşan beyin hücreleri ile kişinin dünyasını (frekans boyutunu) ve bu boyutun yasalarını oluşturan üst beyin üzerindeki hakimiyetinin azalması sağlanmaktadır.

Mistizim de, beynin çalışma sistemini etkileyici, uyuşturucu türü içecek ve  bitkiler (alkol, esrar,tütün, vb.) bilinçaltı varlıkların (cin’lerin) gıdası olduğu belirtilmektedir. Bunun nedeni bu tür maddelerin beyin hücrelerini uyuşturarak, hücreler arasında iletişimi sağlayan snapsları tıkaması ile hücreler arası biyo-elektrik akışın engellenmesidir.

Beyin hücrelerinin birbiri ile sağlıklı iletişim kuramamaları sonucu kişi muhakeme, tefekkür yeteneğini kaybederek olayları bütünsel bir bakış açısı ile değerlendirememekte, sistemde yerine oturtamamaktadır. Bunun sonucunda da kendisini bütünden, tek’den ayrı bir maddi varlık olarak algılayarak, sınırlı dünyasının (kozasının) içinde, ben ve ötekiler algılaması ile yaşamaktadır.

Bilinç altının katmanlarındaki, gizli negatif enerji (cin) ler kendi bünyelerince yararlanacakları negatif frekans dalgalarının oluşmasını sağlayarak beslenmektedirler. Bu sebeple bu sanal varlıklar, sigara ve benzeri maddeler kullanan kişilerin beynine belli frekansta dalgalar göndererek onlarda bir sıkıntı, bir tasa, bir huzursuzluk oluşmasını sağlamakta, kişi de bu sıkıntıyı atmak için devamlı sigara ve benzeri beyni etkileyici maddelere başvurmaktadır. Ve bu kısır döngü devamlı tekrarlanmaktadır.

Benliğini, dünyasını oluşturan, üst beyin (mikro-kozmos) üzerindeki kontrolünü kaybeden kişi, alt beyinden (makro-kozmos) gelen tüm verilere açık hale gelmekte ve bu alemler (frekans boyutların) in enerji alt kişilikleri (cin’ler) kişinin, kumanda merkezini (beyni) ele geçirip, kişiyi istedikleri gibi yönlendirmekte, onunla istedikleri gibi oynamaktadırlar.

Devamlı olumsuz, negatif duygu ve düşünceler üreten zihin bir süre sonra tamamen “Cin”ni bölgenin kontrolü altına geçer. Kişi kendini tamamen oradan gelen sesin söyledikleri ile tanımlar, Buradan gelen bütün bozuk düşüncelere inanır. Kişide mutsuzluk bağımlılığı oluşur. Acı, negatiflik zevk haline dönüşür. Olumsuzluklardan, acılardan beslenir hale gelir. Bütün olumsuz düşünceleri iştahla yutar. Bu negatif yapı, beslenmesini tamamlayıp da uykusuna döndüğü zamanlarda arkasında tükenmiş bir organizma ve hastalıklara açık bir fiziksel beden bırakır.

Bilinçaltının dünyevi  ben’liği oluşturan negatif bölgesindeki gizli frekans boyutların (cin’lerin) oluşturduğu korkular,  kaygılar, vehim ve vesveseler ile oluşan zihinsel haller kişiyi sistemin dışına atarak "Cehennemini = Tek(Allah) den uzaklığı" yaşatmaktadır. Farkında olmadığımız bilinçaltımız (makro-kozmos) da olağanüstü miktarda, depolanmış kişi’ye saklı cin’ni, bilgi (veri, data) vardır.

Bu negatif  bölgenin hükmü altına girip farkında lığa ulaşamamış bilinçlerinin oluşturduğu ego ve ben’lik ağırlıklı madde dünyalarının içine sıkışıp kalanlar cehennemlerini yaşamaktadırlar. Bu da Kuran’da (Enam suresi/128) “Ey cin topluluğu insanların ekseriyetini hükmünüz altına aldınız” şeklinde ifade edilmiştir.

Bu negatif bölge kendisini ayrı ve üstün görmektedir. Bu bölge insan’ın hakikatini görmesini engellediği için “örten=kafir” olarak isimlendirilmiştir. Bu da Kuran’da “ Onu toprak/madde’den, beni ateş/enerji’den yarattın” diyen frekans dalga yapının/düşünce mekanizmasının kendini üstün görmesi kamil insan’daki hakikati göremeyişi/inkarı nedeni ile "şeytan" olduğu ifade edilmiştir. Kamil insan (nebi, resul, veli, vb.) daki varlık örtüsünün altındaki hakikati ego ve şartlanmalar yüzünden göremeyip inkar etmek “şeytan” olmak demektir.

Çünkü, yer yüzünde Allah’ı, Allah olarak arayanlar onu bulamazlar. Çünkü Allah, bu alem’de insan’da gizlenmiş, varlık örtüsüne bürünmüştür. Allah her zaman insan üzerinden konuşmuş, bütün mesajını insan olarak vermiştir. Bu bazen bir nebi’dir, bazen bir rasul, bazen de bir veli’dir. Bu yüzden nebileri, rasulleri, velileri, vb. kabul etmemek, kamil insan’daki bedensel varlık örtüsü altındaki gerçeği göremeyerek “Hakikati örtmek=Kafir olmak” dolayısı ile "şeytan" olmak demektir.

Şeytan “La ilahe, illallah” (tanrılar yoktur, sadece tek olan Allah vardır) demesine rağmen, varlık perdesi’ne bürünen Tek’in  hakikatini  görememektedir. Gördüğü şeyde (varlık da) ki hakikati gönül gözü/basireti /ilmi ile fark etse bile ego’su (negatif enerjisi) nedeniyle kabullenmek istemediği için inkar etmekte “Muhammed en Rasullallah” (Muhammed/insan, Allahın Rasulüdür) diyememektedir.

İşte, şeytanı şeytan yapan Allah’a secde etmemesi değildir. şeytan Allah’ın varlığını, tek’liğini biliyor ve kabul ediyor. Onu şeytan yapan, insan perdesi altında var olanı, yani “Hakikati Muhammed iyeyi “ göremeyip, kabul etmemesidir.

Günümüzde modern bilim de gelişmiş toplumlar özellikle kuantum fiziğinin tespitlerinden sonra varlığın tek’liğini bilimsel olarak kanıtlamışlardır. yani “La ilahe İllallah” demişlerdir. Bu ülkelerde çıkan kitaplar ve çekilen sinema filmlerinde bu mesaj açıkça insanlığa verilmektedir. Fakat bu insanlar yüksek ego ve şartlanmaları nedeni ile “Muhammed” ismi altındaki perde’nin arkasındaki hakikati görmek istemeyip örtüp, inkar ettikleri “Muhammed en Rasulallah” diyemedikleri için de şeytan’laşmaktadırlar. Sonuçta ilimleri şeytan’ları olmaktadır.

İnsan beynindeki negatif enerji bölgesinin farkında olmadığı için burası “cin=gizli” ismi ile anılır. insan yapacağı çalışmalarla ilim ile ulaşacağı farkındalık sonucunda bu bölge deki negatif enerjileri, pozitife çevirebildiği oranda cennetini yaşayacaktır.

İnsanların binlerce yıldır yaşaya geldiği doğa üstü, olağan dışı gibi gözüken şeylerin, ötedeki cin adı verilen görünmez, gizli varlıklar tarafından meydana getirildiğine inanılmış anlatılan öykülerle insanlar korkmuş  bu rivayetler bir çok milletin inanışına, örfüne girmiştir. Aslında kendi alt bilinç boyutumuzun dışa yansımasıdır olanlar. Bizden, bizedir olay.. Dışarıda bizimle uğraşan yoktur.

Asıl korkulması gereken kişi’nin kendisini tek’den, bütünden ayrı bir varlık olarak bilinçaltındaki saklı alt kişiliklerinin farkında olmadan onları ötekiler olarak algılayıp, değerlendirerek yaşamaktır. Binlerce yıl öncesinin kelimeleri ile düşünürken günün gelişen biliminin ışığında düşünelim, bağlantı kurup, akıl edelim ve “sistem”de yerine oturtalım diye bu semboller verilmiştir.

Kuran ayetleri tüm boyutları ile insan’ın özetini vermektedir. Dolayısı ile ayetler  insanın çeşitli boyutlarının hal dilidir. Ayet’lerdeki sembollerin karşılıklarını, erenler’in dediği gibi “Her ne ararsan, kendinde ara” sözünün ışığında her insanın, kendinde bulması gerekir.

Ebu Muhammed Abdullah b. Muhammed b. Cafer, «El – Azame» adlı kitabının 12. cüz’ünde der ki: «Hadîs alimlerinden Bilâl b. el-Hâris’in şöyle anlattığını nakl ediyorlar: Seferlerin birinde Allah’ın Resûlü (S.A.V.) ile birlikte bulunuyorduk. Def-i hâcet için yanımızdan ayrıldı. Def-i hâcet için çıktıklarında bizden uzaklaşır- di. Ona su getirdim. Bir de baktım ki yanında bir takım adamların gürültüler çıkararak konuştuklarını duydum. O güne kadar böyle bir şey duymamıştım. Bunun hakikatini Hz. Peygamberden (S.A.V.) sorunca şu cevabı aldım: Müslüman cinlerle müşrik cinler arasında ihtilâf çıktı. Kendilerini bir yere yerleştirmem için benden ricada bulundular. Bunun üzerine müslü- man cinleri köy ve dağlara, müşrik cinleri de dağlarla denizlerin arasına yerleştirdim.»

Zemahşerî  «Rebi-ul Ebrar» adlı kitabında şöyle der: «Â’ral anlatır: Bir çok çadırların bulunduğu yere geldik. Bir çok insanları gördük. Aradan çok zaman geçmeden onları kaybettik. Onlar o gördükleri insanların -cin,çadırların da onların evleri olduğuna inanırlar.»

«el – Müvetta» adlı eserinde İmam Malik rivayet ■ediyor: «Hattab’m oğlu Ömer (R.A.) Irak’a gitmek istedi. Ka’b’ul – Ahbar ona şöyle dedi: «Ey Mü’minlerin Emiri! Gitme. Çünkü sihrin ve kötülüğün onda dokuzu oradadır. Fâsık cinler ve korkunç hastalıklar vardır orada.»

Ebu Bekir b. Ubeyd «Mekâyidüş – Şeytan» adlı kitabında der ki: «Hadîs bilginleri bize Câbir oğlu Ye- zid’den şöyle nakl ettiler: «Müslüman evlerinin tavanlarında müslüman cinler bulunur. Öğle vakti sofraları kurulduğunda tavandan aşağıya inip onlarla beraber yemek yerler. Akşam sofraları kurulduğunda yine onlarla birlikte akşam yemeğini yerler. Allah onları müs- lümanlara yardımcı kılar. Müslümanları onlara müdafaa ettirir.»
İbni Ebî Dâvud der ki: Hişâm, el – Muğîre’den o da İbrahim’den şöyle nakl etmiştir: «Helâ ağzına bevl etmeyin. Çünkü ondan bir hastalık anz olursa tesiri büyük olur.»

Zeyd b. Erkam Resûlullah’dan (S.A.V.) nakl ediyor: «Bu otluk sahiplidir. Sizdeıı biriniz helaya geldiğinde şöyle desin: (Allahümme innî eûzü bike minel – lıubsi vel – h aba is i.) Bu hadîs’i Tirmizî, Nesaî, ve İbn-i Mâce rivayet etmiştir.»

İbn-i Hibbân bu hadîs’i daha değişik bir şekilde rivayet etmiştir: «Bu otluk sahiplidir. Sizdeıı biriniz oraya girmek isterse (Eûzü billâlıi minel-hubsi vel – lıahâ- idi) desin.»

İbn’us – Sünnî, Enes’den rivayet ettiği bir hadîs’i nakl ediyor: «Bu sahiplidir. Sizden biriniz helaya girdiğinde bismillah desin.»

Helâda iken Cinler insanın avret mahalline bakarlar.

Ali b. Ebî  Tâlib’den (R.A.) rivayet ediliyor: Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Sizden biriniz helâya girdiğinde, ümmetimin avretleriyle cinlerin gözleri arasındaki perde (Bismillâhi) ’dir.» Besmele helâya girmeden çekilir.

Cinlerin en çok bulundukları yer hamamlar, otluklar, mezbelelikler gibi yerlerdir. Onlar bu gibi pis yerlerde daha cok bulunurlar. Bu tip yerlerde namaz kılınmasını yasaklayan hadîsler varit olmuştur, günkü bu gibi yerler şeytanların uğrağıdır. Fukaha bu yerlerin necisli olması kuvvetle muhtemel olduğu için oralarda namaz kılınmasını doğru bulmamışlardır. Hamam ve deve ahırlarında namaz, şeytanların uğrağı olduğu için kılmmamaktadır. Kabirde namaz kılmak şirke vesile olacağı için yasaklanmıştır. Kaldı ki kabirlerde şey- tanlann uğrağı olabilir.

Şeyhlik ve zâhidlik iddia eden tamamı şeriata muhalif olan işleri irtikap eden dalâlet ve bid’at ehline gelince, onlar da sık sık namaz kılınması yasaklanan bu gibi yerlere gelip şeytanlarla karşılıklı konuşurlar. Onları görenler de keramet izhar ettiklerini sanırlar. Oysa yaptıkları iş kâhinierinkinden farksızdır. Putların içine girip putperestlere âdet üstü işler gösteren sihirbazlar güneş, ay ve yıldızlara tapanlar da böyle şeyler yaparlar. Birtakım teşbihler, elbiseler asarlar ve bundan medet beklerler. «Ruhaniyetüt – Tevakib» diye adlandırdıkları şeytanlar gelirler, onların bazı ihtiyaçlarını karşılarlar. İstediklerini öldürtürler, dilediklerini hasta yaptırırlar, veya sevdiklerini getirtirler. .Lâkin farkına varmadan elde ettikleri zarar kavuştukları yarardan daha büyük ve tehlikelidir. Çünkü onlara yaradan kat kat üstün zarar getirmektedirler. Doğruyu en iyi bilen, şüphe yok ki Allah Teâlâ’dır

Göz iki kısımdır: İnsan gözü, Cin gözü. Ümm-i Se- lemeden (R.A.) nakl edilmiştir:
«Hz. Peygamber (S.A.V.) evinde, yüzünde nazar olan bir cariye gördü vc şöyle buyurdu: O (cinlerin) Hırsızlamasına uğramış. Çünkü onda nazar vardır.»
Hüseyin b. Mes’ûd el-Ferrâ —Suf’a— kelimesini (Cinlerin nazarı) ile tefsir etmiştir.
Essavlî  der ki: Gözü ile iyice baktığı zaman (Ezla- Iıû) yâni ona nazar etti, derler.

Ebû Osman El-Müzenî anlatıyor: Ebû Ubeyde’nin şöyle söylediğini duydum:
Nazar’a gelen adam için: (Reculun maînun) derler.. Kendisine habersiz bakılan kişiye de (Reculun ma’yû- nün) derler.
Ahmed b. Muhammed el-Esedı anlatmıştır: Erriyâ- şrnin şöyle dediğini duydum:
Nazar değmiş  kimseye: (Reculun Maînun ve Ma- yûnun) denilir. Bâzıları şöyle demiştir:

«Onu, muskalarla tedavi ettiler. Üzerine (elemden kurtarmak için) sular döktüler. Cinlerin ona göz değdirdiğini iddia ettiler. Gerçek durumu bilselerdi onu insanların gözlerinden kurtarıp tedavi ederlerdi.»
Ahmed, Musned’inde, Mekhûl kanaliyle Ebû Hürey- re’den merfuan şöyle nakl etmiştir: «Nazar Haktır. Onu şeytan hazırlar.

Cubaî ve Ebû Bekr, er-Razî gibi bâzı Mu’tezile âlimleri, Cinn’in çarpılmış olan kimsenin bedenine girmesini inkâr etmişlerdir. Onlara göre iki ruhun bir bedende bulunması imkânsızdır. Oysa, onlar cin varlığını kabul ediyorlar. Çünkü Hz. Peygamberden sâdir olan beyânlarda cinler insanlar kadar meydanda değildir. Bunların bu beyânları hatadır.

Eb’ul-Hasan el-Eş’arî, Ehl-i sünnet velcemaa’nın makalelerinde şöyle nakl ediyor: EhM Sünnet velce- maa’ya göre, Cinler insanların bedenlerine girerler. De- lil olarak şu âyet-i kerîmeyi göstermişlerdir: «Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer deliden başka bir halde (kabirlerinden) Kalkmazlar.» (El Baka- re: 275)
Ahmed b. Hanbel’in oğlu Abdullah der ki: Babama; »bazıları, cinn’in insan bedenine giremiyeceğini söylü- yor, bu hususta siz ne dersiniz?» diye sorunca şöyle ce- vab verdiler: «Yalan söylemişlerdır.

Ed-Darckutnî,  İbn-i Abbas’dan şöyle bir hadîs nakl etmiştir: «Bir kadın oğlunu Allah’ın Resûlünün (S.A.V.) yanma getirdi ve:
Ey Allah’ın Resulü! Bunda delilik vardır, öğlen ve akşam tutar onu hu hastalık, diye yakındı. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) onun göğsünü mesh etti ve ona dua etti. Ona istifra ettirince, kamından siyah köpek yavrusuna benzer bir şey çıktı. Ve yürüdü.»

Bu hadîsi, Ed-Dârimî  Müsnedi’nin ilk kısımlarında rivayet etmiştir, ileride inşaallah Ebû Dâvud ve diğerlerinin rivayet ettiği Umm-ı Ebân’m hadisi gelecektir. Orada şu kayda rastlanır: Allah Resûlü ona: «Çık ey Allah’ın düşmanı!» dedi.

Soru: Pekâlâ  onların dar cisimlerimize girmesi, parçalanmalarını gerektirmez mi?

Cevap: Cisimlere giren şey demir veya odun gibi sert ve kalın madde olduğu zaman; dediğiniz doğru olabilir; rüzgâr gibi olduğunda asla. Şeytanlar hakkında da aynı şeyi söyleyebiliriz. Çünkü onlar cisimlere girdiklerinde ya bütün vücudlan ile girerler — ki vücudun kısımlan birbirine bitişiktir—, ya bir kısmı girer diğer kısrm dışarda kalır. Her iki halde de parçalanması icab etmez. Tıpkı deliğine girmek isteyen yılan gibi. Bütün
vücudu ile de girebilir, bir kısmı ile de. Şayet bir kısmı ile girerse diğer kısmı dışarda kalır. (Buna rağmen yılan bölünmez.)

Kadı  Abd’ul-Cebbâr der ki: «Şeytan insanlarda kanların dolaştığı yerde dolaşır» hadîsi ve benzeri hadîslerden de anlaşılacağı veçhile, onların ince ve cisimlere girebilecek bir halde olmaları gerekmektedir. Kaldı ki onlann insan bedenlerine girdiklerini isbet edecek hadisler de varit olmuştur. Bütün bunlar gösteriyor ki, cisme girecek cisimlerin sert ve kalın olmaması gerekmektedir.

Bu hususta varid olan haberlerin şöhreti ve ulemaca kabulü sebebiyledir ki, Ebû Osman b. Ubeyd şöyle demiştir: «Cinlerin insan bedenine girmesini inkâr eden kişi Dehrî’ninta’ kendisidir.))

Bunu demiştir. Çünkü cinler hakkında o kadar hadîs varit olmuştur ki, nerde ise namaz, oruç, zekât ve hac hakkında varit olan hadîslere yetişecek.. Öyleyse bu hadîsleri inkâr eden (red edici) sayılır. Bilinmesi ancak Resul (S.A.V.) vasıtası ile mümkün olan şeyleri red eden ise kâfirdir.

Mûcizelerin ancak Allah tarafından husûle geldiğini bilmeyen kimsenin, cisimlerin Allah tarafından yaratılmış olduğunu bilmesi de imkânsızdır. Bu durumda olan kimse, kendisini vücuda getiren bir kudreti, kendi nefsi hakkında ki Halik Teâlâ’nın ilmini de inkâr etmiş sayılır. Ve Kâinatın sonradan yaratılmış bir muhdes olduğunu kolay kolay kabul etmez.
Hali bu olan kişiye Dehrî denir ki, onun ne sözüne ve nede fikrine itibar edilmez.

Eb’ul-Kâsım El-Ansarî der ki: Onlar kaim cisim olsalar dahi, yine de yemek ve su gibi cisimlerimize girmeleri mümkün olur. Onların girmesi demek, insanla- rm dokunmaları veyahut insanlar tarafından kendile- rine dokunulması demektir
Bâzıları  da şöyle demişlerdir: İnsanlara girmesi demek, gölgelerini onların üzerine salmaları demektir. Bu da dokunmak veya çarpmakla olur. Bu keyfiyeti de akıl kabul etmektedir. Ne var ki, onların insan cisimlerine girdiklerine, şeytanın başını kalbe koyduğu- na dair naklî delil varit olmuştur

İmamul – Haremeyn (Eşşâmil) adlı eserinde der ki: «Şunu iyi bilin ki: Bir çok filozof şu Kaderiye mensuplarının ekserisi ve zenadıkanm tümü şeytanları ve Çin’i inkâr etmişlerdir. Şu halde Dinle alâkası olmayan ve şeriatı hiçe sayanların bunu inkâr edişlerinde şaşılacak bir şey yoktur!

Bizi hayrete düşüren şey; Kur’ân nasları, haberlerin tevatürü, gözleri kamaştıracak, inançlarımızı artıracak bir şekilde ortada olduğu hâlde Kaderiyenin bunu inkâra kalkışmasıdır…» Adı geçen İmam, bu fikrini beyan ettikten sonra, gerek Kitab ve gerek Sünnetten bir çok delil serd etmiştir.

Ebu Kasım El – Ensarî, (El – İrşad) ’m şerhinde derki : «Mutezilenin kısm-ı küllisi Cinleri inkâr etmişlerdir. Bunların inkârlarını, Cinlere önem vermeyişlerin- den anlamış bulunuyoruz. Halbuki onları isbat etme bâbinda akli imkânsızlık yoktur. Kitab nasları ve Sünnet onların var olduklarım haykırmıştır. Ve bunu isbat etmiştir. Öyleyse Dine sımsıkı sarılan akıllı kişi, aklın cevazına, şeriatın sübûtüne kâil olduğu bir şeyi inkâr etmemesi lâzımdır.»

El – Kadı  Ebu Beki El – Bakillânî’nin fikri :
«Kaderiyenin çoğu, eskiden Cinlerin varlığını kabul ediyorlardı. Şimdi ise inkâra kalkışıyorlar. Onların bâzı- ları Cinleri kabul ediyorlar ve şöyle diyorlar: Cinler görünmez. Çünkü cisimleri gayet incedir ve şua onlara nüfuz etmektedir. Kimisi de divor .ki: Görünmezler. Çünkü onların renkleri yoktur.»

Yine Imamül – Haremeyn’e dönüyoruz: Diyor ki: «Sahabe ve Tabiin, kendi zamanlarında şeytan ve cinlerin varlıklarını kabul ettikten, onların şerrinden Allah’a sığındıkları sabit olduktan sonra, bizim ayn ayrı âyet ve hadîsle bunlan isbata kalkışmamız tekellüf olur.
Gerçekten Dinine bağlı olan kişi, Sehabe ve tabiinin ittifakına karşı gelmez…» Fikrini böylece beyan ettikten sonra bir çok hadîs serd edip şöyle demiştir:

Bizim bu delillerimizi kabul etmeyenler, dinde suçlanırlar…
Bu durumları, aklî esaslar ve mantıkî kaideler yönünden her ne kadar kendilerine bir leke getirmezse de, (yukarıda beyan ettiğimiz gibi dinen suçlu olmalarına bariz bir işarettir..

Mezhebi ve düşünce tarzları bu olan kimselerin inançları artık belli olmuştur..
Gerek âyet ve gerekse hadîslerden, İmam el – Haremeyn’in burada serd ettiği delilleri yazmamam, ileride bahsi geleceğindendir.
Hemedanlı  Kadı Abdül – Cebbar bin Ahmed der ki:
Cinlerin varlığım isbat eden deliller naklidir; aklî değildir.
Çünkü gözle görülmeyen cisimlerin var olduklarım akıl isbat edemez.
Bir şeyin başka bir şey’e delâlet edebilmesi için, o şey üe,— fiilin faili ile olan münasebeti gibi — bir münasebet bulunması gerekir.
Bir işin meydana gelmesi, nasıl ki o işin failine ve
o failin güçlü, bilgili, görücü ve duyucu olmasına delâlet ediyorsa, bunun da öyle olması lâzım gelmektedir..
Sonra Cin’in zoraki bilinmesi de icab etmez! Görmüyor musun; aklı başında olan filozoflar bile bu bâb- ta görüş ayrılığına düşmüşlerdir .

Bir kısmı,  Çin’in varlığına kâil olurken; diğer bir kısmı da inkâr yolunu seçmiştir… Oysa onların hemen hepisi aklı başında kimselerdir.
Şu halde Çin’in varlığı zoraki bilinmesi lâzım gelen hususlardan olsaydı ihtilâfa düşmezlerdi… Hattâ varlığında en ufak bir şüpheye bile kapılmazlardı.

Hiç bir filozof ve aklı başında olan kimsenin, yerin altında, göğün de üstünde bulunduğunu inkâr ettiği görülmüş müdür? Hayır! Çünkü bunlar bilbedâha bilinen hususlardandır.. Onun için onlar bunda anlaşmazlığa düşmemişlerdir.

Hiç kimse onları bu hususta şüpheye düşürebilir mi, veyahut başka bir tâbirle hiçbir bilgin onlan bu bâbta yanıltabilir mi? Demek ki Çin’in varlığı bizzara- re sabit değildir! Aklı  başında olanların onun varlığında görüş ayrılığına düşmeleri, Çin’in bizzarure var olduğunun bilinmesine imkân tanımamaktadır. Tabiî bu onun fikridir. Halbuki onların varlıklarına delâlet eden o kadar çok âyet ve hadîs vardır ki, bir bir anlatmak için yerimiz kâfi gelmemektedir. Peygamberimizin, onların var olduklarına inanması bile bizim inanmamız için kâfi bir delil ve susturucu bir sebeb olur.Onların mevcudiyetine dair, ondan nakl edilen deliller o kadar çoktur ki nakl etmekle bitmez.

Şeyh Ebulâbbas ibni Teymiye der ki :
«Müslümanlardan hiçbir taife, Çin’in varlığını inkâr etmemiştir. Kâfirlerin çoğunluğu bile bu kanaatta- dır. Ehl-i kitab olan Yahudi ve Nasraniler de tıpkı Müs- lümanlar gibi, Çin’in varlığını kabul etmektedirler .

Cehmiye ve Mutezile gibi Çin’in varlığını inkâr eden zümreler bulunduğu gibi, kâfirler arasında da böyle inkarcılar bulunabilir. İstisnalar kaideyi bozmaz. Çünkü çoğunluk böyle bir âlemin var olduğu kanaatm- dadır. Zira Çin’in varlığına dair, peygamberler tarafından verilen haberler tevatür halini almıştır. İster istemez onların varlıkları bilinmiştir.. Onların diri ve akıllı, irade sahibi, emir ve yasak dinleyen birer varlık oldukları, insanlara arız olan bâzı âraz ve sıfatlardan olmadıkları bilbedâhe bilinmiştir.

Mademki bütün peygamberler tarafından bu haber verilmiştir ve bu tevatüren sabit ve zahir olmuştur, öyleyse hiç kimse bunu inkâr edemez!
Avam ve havas bunu bilir ve iman eder.
Demek ki, bütün Müslümanlar buna inanmaktadır. Çin’in varlığını kabul etmektedir.
Ehl-i kitabdan olan kâfirlerin çoğunluğu da buna evet demektedir.

Arap müşrikleri, Sam ve Hind neslinden olanların hemen hepsi, Ham’m evlâdı, Ken’an ve Yunanlıların çoğunluğu, diğerlerinden evlâd-ı Yafes ve bütün taifeler de Çin’in varlığını kabul etmektedirler. Hattâ bunlar, Cinlerin yardımı ile elde ettikleri tılsım ve diğer büyücülük gibi şeylere dahi inanmaktadırlar. Bunlar ister İslâmca meşru olsun, ister şirk olsun, Müslüman olmayanlar bu gibi şeyleri kabul etmektedirler.

Müşrikler bir nevi Cinlere ibâdeti andıran tılsımlar ve afsunlar yaparlar, böylece Cinlere azamî derece- de saygPgösterüTer. İslamca şirk savılan~ve ¡irap n~. mayan anlaşılma?, hin-çok_seyler yaparlar ki İslâm alimleri bunu mensuplarına yasaklamıştır. Çünkü anlaşılmaz kelimelerle okunduğu ve yapıldığı için şirk zan edilebilir.Okuyan kişi onun şirk olduğunu bilmese dahi madem ki böyle bir zan ve ihtimal vardır, İslâm bunu mensuplarına yasak etmiştir.. Sahihde, Peygamber (S.A.V.in şirk olmadıkça (hasta) ya okumaya müsaade ettiği varit olmuştur, şöyle buyurmuşlardır: «Kardeşine faydalı olmaya gücü yeten kimse, bunu yapsın..»

Cinler tarafından çarpılmış, veyahut hastalanmış kimselere Allah kitabından şifâ âyetleri yazmak ve Allah’dan şifa dilemek dinde caiz olan hususlardandır. Nitekim İmâm Ahmed ve diğerleri bu hususu kesin olarak ifade etmiş ve sövlece isbatlamaya çalîşrmşlardır. Ibni Abbas, hastalara durumlarına göre Kur’ân’dan Âyetler yazardı.

Ne olduğu anlaşılmayan bir takım şeyleri yazmanın doğru olmadığını yukarıda anlatmıştık. Mânası anlaşılmayan ve Arapça olmayan bâzı muska ve benzeri tılsımlardan İslâm âlimleri insanları sakmdırmışlardır. Çünkü onlarda şirk korkusu bulunabilir. Okuyan, veya yazan kimse, bunu bilmese dahi böyle bir şeyden şiddetle kaçınması gerekir. Çünkü bilmeden haram olan şeye düşmüş olabilir. Sınırın civarında dolaşıp duran kişinin hududa tecavüzü an mes’elesidir.

Sahih’de, şirk olmadıkça herhangi bir duanın okunması ve yazılması  hususunda Peygamber Sallalla- hu Aleyhi Vessellem’den izin sadır olmuştur.
Peygamber (S.A.V.) buyurmuşlardır: «Kardeşine yararlı olmaya gücü yeten kimse, bundan kaçınmasın, yapsın.»

Evet Allah kitabı  Şifâ âyetleri ile doludur. O, serapa Nurdur. Gönüllere şifâdır, dertlilere devadır. Sağ, veya ölmüş olan bütün mü’minlere de rahmettir. Allah bizleri, onun derin ve engin mânalarını idrâke muvaffak kılsıîı. Emirlerini tutmak, yasaklarından uzak durmak, Kitab’m (Kur’&nın) âyetlerini uzun uzun düşünüp gereken ders ve ibreti almak cümlemize müyesser olsun.

Cenâb-ı  Hak Kitab-ı Celîlesinde her şeyden bahs etmiştir. Onun hâssalan, şifâ âyetleri sayılmayacak kadar çoktur. Bunu ancak imanı zayıf olan kişiler inkâr eder.
Onun hükümlerini ve gerçek değerini ancak âlimler anlar, duyan kulaklar idrak eder. Gerçeğe hidayet eden şüphesiz ki yüce Allahtır.

El-Velîd b. Hişâm’dan nakl edilmiştir: Ubeyd b. El- Ebrâs, arkadaşları  ile beraber bir yolculukta bulunurlarken yolda güneşin altında, ateş gibi yakıcı kumun üstünde susuzluktan kıvranan bir yılana rastlarlar. İçlerinden biri onu öldürmek istedi: Lâkin Ubeyd «Öldürme onu! Zavallı kendisine bir damla su verecek kimseye çok muhtaçtır, der, ve atından inerek ona su verir. Sonra hep beraber oradan ayrılıp yürürler. Derken yolu şaşırırlar, o anda biri seslenir: «Ey yolunu şaşıran kervan! Gel sana yol gösterelim; bizimle gel, gece karanlık basınca, sabah şafak söküp yıldızı parlayınca yine bizimle ol.» 

Gece-gündüz onunla on günlük vol gittikten sonra, merak edip Ubeyd b. el-Ebras sorar: «Bize doğruyu söyleyemez misin? Bize bu vadide iyilik yapan acaba kimdir?» Diye. Ses cevap verir: «Ben o kumsalda kıvranıp da su verip kurtardığın, iyilik edip canlandırdığın o yılanım. İyilik, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, kayb olmaz. Kötülük ise insanın sermaye olarak muhafaza ettiği şeylerin en çirkinidir.»

Bu kıssalardan birisi, Mâlik b. Hureym’in kıssasıdır ki, altmışıncı babta «Geyikler cinlerin hayvanlarıdır» başlığı altında zikredilmiştir.

İbn-i Eb’id-Dünya der ki: İsmail b. İbrahim El-Ha- şimî, El-Müreymî’den nakl etmiştir: Yaban eşek avına çıkmıştım. Suya indikleri yerde bir kulübe yaptım. Suya indiklerinde yayımı iyice gererek ok’a hazırladım. Derken bir ses: «Dikkat edin ey eşekler!»

Bu sesi duyan eşeklerin hepsi kaçtılar. Beraberimde Mercane adında bir cariyem, iki de eşek vardı ki onları dağın arkasında bir ağaca bağlamıştım. Onlar kaçmasın diye beklerken baktım öbür merkebler çıka geldi. Bir ok attım, bir tanesini vurdum. Cariye dedi ki: Ağam, vallahi merkeblerden biri öldü.

Eb’uş-Şeyh (Knevadir) kitabında der ki: Hadîs âlimlerinden bâzıları  İsa b. Ebî İsa’dan nakl ettiklerine göre, Haccac b. Yusuf’a demişler ki; Çin’de bir yer var,
o yerde yolu sapıttıklarında (yola gelin) diye bir ses duyarlar ve fakat hiç kimseyi görmezler.

Bunun üzerine o bir takım insanları gönderir ve onlara: «Oraya gittiğinizde bilhassa yanlış yola sapın, size (buradan!) diye ikazda bulunurlarsa hemen onlara saldırın ve kimler olduğunu anlayın,» diye tenbih eder.
Bunun üzerine onlar giderler, onun emrini yerine getirirler. Fakat cinler derler ki, «Siz bizi asla göremezsiniz.»

Pekâlâ ne zamandanberi buradasınız? diye sorduklarında, şu cevabı verirler:

«— Biz yılları saymayız. Ancak Cin sekiz kere ha-r rab oldu ve sekiz kere yeniden imar oldu. İşte biz hâlâ gördüğünüz gibi burdayız.»
İbn-i Eb’id-Dünya der ki: Bâzı hadis âlimleri Haşarıdan söyle rivayet ettiler: «Cinler ölmezler.» Ben de ona cevaben şu âyeti okudum: «İşte o ve benzerleri), cbıdcn ve insandan kendilerinden evvel gelip geçen ümmetler arasında, üzerlerine (azab) süz(ü) hak olmuş (kimseler) dir. (Ei-Ankaf: 18.)

Hasan’m sözünün mânası şudur: Yâni onlar şeytanla birliktedirler.
Şeytan ölünce, onunla beraber onlar da ölürler.

Kur’ân’daki âyetlerin ahiri, Kıyamete kadar bekletilen yalnız şeytan olduğunâ delalet etmez. Çocuğu ve sülâlesine gelince, şeytanla birlikte onların da bekletileceklerine dair Kur’ankete bir delil yoktur. (Sen bekletilendensin!) kavlinin zahiri. İblisden- başka bekleyenlerin de bulunduğunu gösteriyor.
Sonra Kur’ânda bütün cinlerin bekletildiklerine dair delil yoktur. Demek ki hepsi değil de bâzısı bekletilmektedir. Çünkü yukarıda geçmişti. Hz. Peygamberce gelen heyetten bir çoklarının öldüğünü anlatmıştık. İleride de bu babta bilgiler verilecektir. İbn-i Abbas der ki, bekletilecek olan yalnız İblisdir..
Eb’uş-Şeyh (Ei-Azame) adlı kitabında der ki: Hadîs âlimlerinden kimileri Zara b. Damûre’den şöyle nakl etmişlerdir: Bir adam İbn-i Abbas’a sordu:

«— Cinler ölür mü?» cevab verdi:
«— İblis’den başka hepsi ölürler.

Peki (Cânn) denilen şey nedir?
O, cinlerin küçükleridir.»

İbn-i Şâhin (Garaibussünen)’de derki: Hadîs âlimlerinden bâzıları İbn-i Abbas’ın şöyle dediğini nakl ederler: «Günler İblis’i kocaltır, sonra yine otuz yaşma avdet eder.»
İbn-i Eb’id-Dünya anlatıyor: Hadîs bilginlerinden bazıları Asim el-Ahvel’den nakl ediyorlar: Rebi b. Enes’e sordum: İnsanla olan o şeytan ölmez mi? cevab verdi:
Şeytan birdir. Müslüman adamın arkasını bırakmaz ve devamlı olarak onu takip edip iğva eder: Re- bia ve Mudir gibi.
İbn-i Eb’id-Dünya anlatıyor: Hadîs âlimlerinden bâzıları Abdullâh b. el-Haris’in şöyle söylediğini nakl etmişlerdir: «Cinler ölürler, lâkin şeytana bir şey olmaz. Daima taze kalır o.» Katada dedi ki: «Annesi Bikr’dir, babası da Bikr’dir. O, iki Bikrin bikridir.» Eb’uş-Şeyh aynı şeyi, (Kitabul-Azenıe) ’de Muaz’dan nakl ederek zikretmiştir.

Abdullah b. Muhammed el-Kureşî anlatıyor. Bâzı hadîs bilginleri Cerîr b. Abdillah’ın şöyle dediğini nakl ettiler:
«Ben yolda yürürken, (La havle velâ kuvvete illâ billâh) dedim.Bunu, o Harbezlerden biri duydu ve dedi ki: Bu sözü, gökten duyduğum günden beri, bugüne kadar hiç kimseden duymadım.

Nasıl olur? diye sorunca şu cevabı verdi:
Ben, Kralları dolaşan, Kisra ve Kayser’e gidip onlarla görüşen bir adamdım; durmadan dolaşır dururdum. Bir sene yine Kisra’ya gitmiştim. Benim şeklime giren bir şeytan meğer evdekilere musallat olmuş. Döndüğümde bana, (gurbetten gelen) kimseye gösterilmesi gereken ilgiyi göstermediler, sebebini sorunca, dediler ki: «Sen bizden uzak olmadın ki!» «Nasıl?» dedim. «Şimdi sana anlatacağım; kendine bir gün seç, diğer gün de benim için olsun» dedi. Nihayet aramızda her birerlerimiz için bir gün seçtik. Bana ait olan günde kendisinin gökten haberler çalan bir kişi olduğunu söyleyen biri geldi. Haydi bu işi münavebe ile beraber yapalım dedi. Ve benim nöbetimin gece olmasını istedi. Peki dedim. Akşam olunca geldi ve Benimle gelir misin? dedi.

Evet, dedim. Bunun üzerine beni sırtına aldı. Boynunda domuz yelesi gibi bir yele bulunmaktaydı. Bana «Sıkı tutun; sen bir şeyler görcceksin; benden sakın ayrılmaki, helak olursun» dedi. Ben dediğini yaptım. Sonra bir çok kimselerle birlikte semaya çıktılar. Bir ses duydum: (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh… Maşaallahu kân. Ve mâ lem yeşe lem yekûn.) Sonra evlerin duvarları ardından, ağaçlıkların arasından kayb olup gittiler.

Onlardan bir çok şeyler ezberledim, o gece.. Sabah olup gün ağarınca evime geldim. O, her ne zaman gelirse be no ezberlediğim kelimeleri okurdum, o da canı sıkılıp evden çıkar giderdi. O kelimelere devam edince bir daha gelmez oldu.

Sa’d b. Ebî  Vakkâs’dan nakl edilmiştir: Ben evlenirken, hanımımın elçisi bana gelip, falan kadını kabul et, deüi. Yüz vermedim. Eve girmek istedi, yavaş ol, dedim. Sonra ona İşaret ederek :

Şu yılanı gördün mü? işte ben bunu bâdiyede yalnız başıma kalınca görürdüm. Sonra göremez oldum. Bu hâl bugüne kadar böyle devam etti. İşte bu yılan tıpatıp gözlerimle gördüğüm aynı o yılandır, dedi. Bunun üzerine Sa’d bir hutbe okudu. Allah’a hamd-ü senadan sonra dedi ki: (Sen bana eziyet ettin! Allah’a yemi nederim ki, bundan böyle seni bir daha görürsem öldürürüm.) Yılan bunu duyunca evden, ve evin avlusundan ayrılıp gitti. Sa’d arkasından, yılanın ne yapacağını takip etmek için bir adam gönderdi. Adam bir de ne görsün: Yılan doğru Mescide gitmiş, minbere çıkmış, oradan bir merdiven dayamak suretiyle doğru sema.ya yükselmiş.

Ebû Bekir Muhammed b. Ubeyd der ki: Abdurrahman b. Abdüllah, amcası Amr b. el-Heysem’in kendisine, babası vasıtasıyle dedesinden şöyle nakl ettiğini ri- vâyet etmiştir: «Merkua gitmek üzere evden çıktım. Dört fersah kadar uzaklaşınca, bir pınar başında oynaşan bir güruh gördüm. Onları seyr etmeğe koyuldum. Derken biri geldi, arkadaşının sırtına atladı, sonra diğeri ötekinin boynuna atladı. Üzerlerine atımı sürmek istedim. Arka üstü yatarak gülmeğe, kahkaha atmağa başladılar. Sonra atımın başını onlardan çevirip yoluma devam etmek istedim. Baktım ki bir ağacın altından kahkaha sesleri gelmiyor mu? (hayret ettim, kaldım..)»

Yine el-Haysem, babasından nakl ediyor: «Bir arkadaşımla birlikte yolculuğa çıktık, yolun ortasında bir kadın gördük. Haydi onu atlarımıza alalım» dedim. Arkadaşım onu arkasına aldı. Ona bakınca bir de ne görsem ağzından hamam bacasından çıkan alevler gibi alev çıkmıyor mu? Hemen ona hücum ettim. Bana dedi ki: «Ben saııa ne yaptım da bana böyle hücum ediyorsun?» Arkadaşım da sanki bir şey olmamış gibi:

«Yahu zavallıdan ne istiyorsun?» demez mi? Susmak zorunda kaldım. Ve yürüdük. Bir saat sonra tekrar baktığımda yine ağzını açmaz mı? baktım yine aynı alevler. Hücum ettim. Aramızda bu hâl üç kere ceryan etti. Üçüncüsünde azm ettim, mutlaka bunu yere sereceğim, dedim. Üzerine atladığım gibi yere yıktım onu. Fakat yine susmadı ve şöyle söylendi: «Allah kahr etsin seni, bugüne kadar senin kadar cesur bir kimse görmedim. Amma da yürek varmış sende!»

El – Esmaî’nin kardeşi Abdurrahman anlatıyor: Amcam dedi ki: «Hadremevtte biradam, cin siharbazı olan bir kadının hücûmuna uğramış. Ondan kaçmış, yetişeceğini anlayınca, hemen orada bulunan bir kuyuya inmiş. Kadın bunu görünce kuyunun başına gelerek adamın üstüne işemiş. Adam çıkmak zorunda kalmış. Çıkınca bu sefer de adamın saçlarını yolmaya başlamış, o kadar yolmuş ki adamın başında bir kıl bile kalmamış.

Buharı, Müslim ve diğerleri Ebî Katade’den (R.A.) rivayet etmiştir. Resûlüllah (S.A.V.)’den şöyle dediğini duydum: «Rüya Allahtandır. Hilm (kötü rüya) Şeytandandır. Sizden biriniz korkulu rüya gördüğü zaman, soluna doğru üç kere tükürsün ve ondan Allah’a sığınsın, ona aslı bir zarar veremez.

Buharî’de Ebî Said’den (R.A.) nakl edilmiştir. Resûlüllah (S.A.V.) buyurdular ki: «Sizden biriniz hoşlandığı bir rüya görürse, şüphesiz O, Allahdandır; Allah’a hamd etsin ve (insanlara) anlatsın. Hoşlanmadığı bir rüya görürse bilsin ki o, şeytandandır Allah’a onun şerrinden sığınsın ve kimseye anlatmasın. O ona asla zarar veremez.»

Essuheylî  der ki: Ehl-i ilme göre rüya, insanın uykuda gördüğü şeydir.

Rüyet ise uyanık halinde gözleri ile gördüğüdür. Peygamber’in Ruyeti onu salığında görmektir. Rüyada Peygamber (S.A.V.) görmek rüyadır ve bu rüya gerçektir. Çünkü Aleyhissalatu vesselem efendimiz hazretleri: «Beni gören doğruyu görmüştür!» buyurmuştur. Peygamberimizin (S.A.V.) «beni uykuda gören, mutlaka uyanıklığında da görecektir.» sözüne gelince, bu sözün evvelindeki (görmek) rüyada görmek anlamındadır; sonunda. ki (görmek) ise bildiğimiz uyanık halindeki gözle görmek anlamındadır.

El-Mazerî  der ki, «Rüyanın hakikati hakkında çok söz söylenmiş, çeşitli fikirler yürütülmüştür. Hele Sem’a (delili naklîvc) inanmayanlar, herşeyi akl ile hal etmeğe çalışanlar bu hususta bocalamışlardır, birbirine uymayan bir çok görüşler de ortaya atmışlardır.

Meselâ  bunu tıp yönünden hail etmeğe çalışanlar derler ki:Balgamı  çok olan kimse, gece kendisini yüzerken görür. Balgamla su arasında bir münasebet kurmak isterler.Sofrası  çok olan kişi, gece ateşler görür. Havaya yükseldiğini görür. Ateşle Sofra arasında bir münasebet kurmak isterler. Diğer şeylerde de, buna benzer kanaat- lar yürütmek isterler.Tabii bu bir görüştür. Aklen caiz ve mümkündür. Çünkü Cenâb-ı  Hak herşeyi bir sebebe bağlamıştır. Bunların sebebleri de, anlattıkları  olabilir.Lâkin bu husustaki âdet ve devamlılık kat’î değildir.. Doğruluğuna da herhangi bir delil kaim olmuş değildir. Hele o rüyalarda ceryan eden işleri o sebeblere izafe ettiklerinde bunun yanlışlığı büsbütün su yüzüne çıkıverir.Çünkü her şeyi yapan Allah’tır.

Bâzı filozoflar bu hususta —bahs edersek çok uzar— bir takım fikirler ortaya atmışlardır. Güya onlara göre Kainatta ceryan eden her şeyi nakş edilmiş (resimlenmiş) tir. Devran esnasında bâzı ruhların hizasına geldiklerinde hemen onların resimlerini (şekil ve sûretlerini) kaparlar.

Bu görüş, birincisinden çok daha çürüktür. Çünkü delilsiz ve mesnedsiz bir tahakkümden ibarettir. Zira intıkaş, cisimlerin niteliklerindendir. Alemde öyle arazlar vardır ki intikaş (şekillenme) kabul etmez. Öyleyse bu babl a en doğru görüş, ehl-i sünnetin görüşüdür:

Cenâb-ı  Hak, uykuda olan kimsenin kalbine, uyanık olan kimsenin kalbinde olduğu gibi bir takım iti- kadiar yaratır. O, dilediğini yapar. Onun yapmış olduğu şeylere hiç bir şey engel olamaz. Ne uyku ve nede uyanıklık hali.

Allah bu itikadları  halk ettiği zaman, sanki onlan ikinci bir halde yaratacağı veya bil-fiil yarattığı şeylere bir alâmet kılmıştır.Uykuda olan kimse için uçma yeteneğini rüyasında yaratmışsa, mutlaka onu kuş  yapmış demek değildir. Nice uyanıklık halinde insanlar bir çok şeyler hayal ederler ve bu hayallar yaratılır lâkin yine onlar hayal ettiklerine kavuşamazlar. Arzuladığı şey rüyada görmek, Allahdadır, arzulamadığını görmek şeytandandır, demenin mânası budur işte. Çünkü Allah’dan olan her şeyi iyi ve güzeldir. Şeytandan olan her şeyi de kötü ve çirkindir. Yoksa rüyada gördüğü çirkin ve ürpertici şeyleri şeytan yaratmış değildir.El-Mazerî’nin sözü burada nihayet bulmuştur.

Essuheylî, rüyanın hakikati hakkında Ebû İshak’- ın görüşünü  nakl ederken şöyle demiştir:

Rüya, kalbin bir parçası ile idrak etmektir. Tıpkı görmek, gözün bir parçası ile idrak etmek olduğu gibi. Kalbin tümünü  uyku kaplarsa hiç bir şey görmez. Eğer ondan veya kısmı  küllisinden uyku giderse rüya, daha safî, daha açık olur: Seher vakti görülen rüya gibi.

El-Kadı’ya göre, rüya, uyku gören kimselerin inançlarıdır, beş duyunun idrâki gibi değildir.

Üst az Ebû Bekr b. Furek der ki: Rüya, uyku halinde görülen bir takım evhamlardır.

El-Isfiraînin sözüne gelince; O, rüyanın bâzı hallerinde olur, bütün hallerinde değil.. Çünkü rüya gören kimse, uykuda o anda olmayan bir şeyi görmüş olabilir. Olmayan bir şeye idrâklar nasıl teallük edebilir?

Kadının  «Onlar bir lakım inançlardır» sözü doğrudur. Çünkü o, bir şeye, olduğu şekil üzerine itikad eder, olduğu şeyin hilâfına da itikad edebilir. Rüyada süt gören kimse gibi.. Ona süt olarak itikat eder, ki o ilimden ibarettir. Uyku halinde onun süt olduğunu bilir, öyle görür oysa o, süt değildir..

Ebû Bekr’in «evhamlardır» sözü ise bu da doğrudur ve kadının sözüne aykırı değildir. Çünkü uyuyan kişi, bir şeyi kendi hafsalasmda tahayyül eder.

Sonra uyanınca tahayyül ettiği şey gerçek olmaz. Çünkü o anda onda hakim olan akıl değil de hayaldir. Uyanıp da aklı başına gelince o gördüğü şeyin bir rüyadan ibaret olduğunu anlar. Tıpkı gemiye binen kimse gibi: O, denizin de gemi ile birlikte yürüdüğünü vehm eder, biran vehmi ile baş başa kalır, sonra aklı başına gelince, «yürüyen deniz değil, gemidir» der.

Sonra vehm ettiği  şey, ya doğrudur; ya yalandır. O halde vehmin tasdiki hususundaki itikad tamamlanmış olur. Rüya hakikatmda anlatılanlar burada bitmiştir.

El-Mazerî  der ki: Peygamberin (S.A.V.) «O, ona asla zarar veremez!» sözüne gelince, bundan, onun korkusu zail olur. Çünkü o artık Allah’a inanmış ve güvenmiştir. Vçyahut onun bu fiili, uykuda gördüğü şeyden korkmaya mani olmuştur. Yani bu tıpkı, sadakanın belanın define sebeb olduğu gibi, korkmamasına sebeb olmuş olur. Ehl-i Şeriata göre bunun misâli çoktur. 

Beka b. Muhalled, tefsirinde zikr etmiştir: îblîs dört kere çığlık atmıştır:

  1. Lanetlendiği zaman,
  2. Yeryüzüne indirildiği zaman,
  3. Muhammed (S.A.V.), peygamber olarak gönderildiği zaman,
  4. Fatihatul-kitab (Fatiha-i Şerife) nazil olduğu zaman. Çığlık, —bağırıp çağırmak— Şeytan amelindedir.

İbn-i Dureyd (renne ve erenne) (El-Hanîn gibi Er- renîn) kökünden gelmedir.

Şair :

«Erenııe âlâ lıakbi hayalin Turûketün.

Ve keme yeşkû  aseben Kad Rennâ.

demiştir.

El-Esmaî  bu kelimenin (Renne) değil de (Zenne te- kabbuz edip kurudu) olduğunu iddia etti.
Said b. Cubeyr’den rivâyet edilmiştir: «Allah İblis’e lânet ettiği zaman melâike suretinden çıktı ve çığlık attı. Kıyamete kadar kopan bütün çığlıklar ondandır.
İblîs, Hz. Peygamber (S.A.V.)’i Mekke’de ayakta namaz kılarken görünce diğer bir çığlığını atmıştır.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Mekke’yi feth edince bir çiğlik daha basmıştır melûn.. Bu çığlığı duya» bütün zürriyeti toplanmış ve onlara:

  • Muhammed (S.A.V.)’in ümmetini, şirke döndürmekten ümidinizi kesin.

Lükin onlara iğva vermekten kaçınmayın. Arala- nnda şarkı ve şiiri yayın, emrini verdi.
İbn-i Eb’id-Dünya der ki: Bâzı hadis âlimleri İbn-i Abbas’a dayandırdıktan bir rivâyette îbn-i Abbas’dan (H.A.) şöyle nakl ederler:
«Allah İblis’i halk ettiği zaman, İbiis haykırdı. Allah ona lânet etsin.»

İmâm Ahmed der ki: Hadîs âlimlerinden bâzıları, Sebure b. el-Fâkihe’den (R.A.) şöyle nakl etmişlerdir: «Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu duydum: «Şüphesiz Şeytan Ademoğlunun çeşitli yollarında öniiııe geçmiştir. İslâm yolunda önüne geçmiş ve:

  • Sen zürriyetiııi bırakıp, dedelerinin dinine sırt çevirip miislüman mı olacaksın? demiştir. Lâkin Ademoğlu onu dinlememiş, müslüman olmuştur.
  • Hicret yolunda önüne geçmiş: — Hicret edip dinîni ve haysiyetini terk mi edcceksin? Mühacir uzunlukta at gibidir.» Ademoğlu onun bu teklifini de red etmiş, müslüman olmuştur.

Cihad yolunda da önüne geçmiş ve «— Sen savaşa çıkıyorsun, orada öldürüleceksin, hanımın evlenecek, malın taksim edilecek (yazıl değil mi?) demiş, fakat Ademoğlu onu dinlememiş, Cihada gitmiştir.. Her kim onu dinlemeyip de bunu yaparsa Allah üzerinde sizi Cennete sokmak için bir hak olur. Öldürülse de, boğul- sa da yine Allah onu Cennetine koyacaktır. Hayvanı onu depip öldürse bile yine Allah onu cennete kovacaktır. Altı mertebeye gelince; bunları şöylece sıralayabiliriz:

  1.  Küfür, şirk ve Allah ve Resulüne asî gelme mertebesi.

Bu hususta Ademoğlunun sırtını yere getirirse artık değmeyin keyfine melûnun! Çünkü Ademoğlundan istediği tek şey budur onun.

  1. Bid’at mertebesi.. Bu, onun için fısk ve masi- yetten daha iyidir. Çünkü bunun zararı direkt olarak dine dokunur.

Süfyan es-Sevrî  der ki; bid’at İblis’in arayıp da bulamadığı şeydir. O, masiyetten ve fışıktan daha iyidir ona göre. Çünkü günahtan tevbe edilip dönülür, bidatten dönülmez. Bir kere almış yürümüştür o.. Bundan da ümidini kesdi mi, üçüncü mertebeye intikâl eder:

  1. Büyük günahlar.. Bundan ümidini kesdi mi dördüncü mertebeye intikâl eder:
  2. Küçük günâhlar. Çünkü bu küçük günahlar bir bir adamda toplanınca onu helak eder. Allah’ın Resulü Sellellahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: (Küçük günahlardan sakının. Bu şuna benzer. Bir kavim boş bir yerde konaklar, her biri bir odun getirir, odunlar birikir, ateş yakılır üzerinde yemek pişirilir veya et
  3. ızgara yapılır. Bundan da aciz kalınca beşinci mertebeye intikâl eder:
  4. Sevab ve ikabı olmayan mübahlarla uğraşır. Çünkü ikabı olmasa da kişiyi sevabdan mahrum etmiştir.. Bununla uğraşır. Şayet bundan da aciz kalırsa o zaman altıncı mertebeye intikâl eder:
  5. Faziletli amelden daha az faziletlisine sevk etmeğe uğraşır. Gayesi onu daha çok sevabdan mahrum etmektir. Onun için Şeytandan ve avenesinden Allah’a sığınırız.

Şurası bir gerçektir. Kendisi muhdes olan (sonradan yaratılmış olan) herhangi bir yaratığın, başkasında fiil ihdas etmesi mümkün değildir. O başkası ister melek, ister şeytan, ister insan olsun fark etmez. Şu halde çarpılmış olan kişinin hareketleri kendi fiilidir. Eğer çarpılmış kimse, kendisinde meydana gelen hareketleri yapmağa kadir ise o, kendi kesbî ye Halik Teâ- lâ/nın halkı (yaratması) olur. Eğer ona kadir değilse, müktesebi olmaz. Ona mecbur tutulmuş olur.

Ona anz olan hareketlerin, âdeti icra etme bakımından, cin çarptığı zaman neden Allah’ın işi olmasın? Cin çarpması neden o hareketlere bir sebeb kabul edilmesin? Sebeb müsebbeb mes’elesi malûmdur. Çarpılmış kimseden sadır olan söz hakkında da aynı şeyleri söyleyebiliriz. O, kendinin kesbî olacağı gibi, ona mecbur bırakılmış da olabilir. Her ne kadar konuşan kendisi ise de konuşturucu sebeb olmuş olabilir buna. Kendi sözü olabileceği gibi, kendisini çarpıp yere seren şeytanın sözü de olması mümkündür.

O sözler, şeytanın zatı ile kaim olup da ona sülük eden kimsenin zatı ile kaim olmaimş olabilir.

İnsanların çoğu şuna kanaat ederler ki, çarpılmış- dan duyulan sözler, şeytanın sözüdür. Yahut şeytana izafe ederler. Bize gelince; bu hususta kesin bir şey söyliyemiyoruz. Kendi sözü müdür, şeytanın sözü müdür, hususunda kesin bir delil görmedikçe kanaatimizi açık olarak beyan edemeyiz. Çünkü bu imkânsızdır. Şayet kendi sözü ise, onun o sözü, ya kendi kesbî, yahut da söylemeye mecbur bırakıldığı bir söz olur. İş böyle olunca, şeytana izâfesi, mecazi anlamda olmuş olur. Yâni bunları şeytan çarptığı için söylüyor mânasına gelir.

Sözün kısası: Konuşan kimse, kendisi ile sözün kaim olduğu kimsedir; sözü meydana getiren kimse değildir. Sonra beserle kaim olan kelâma gelince; bu mümkündür. Yukarda İmam Ahmed’in: «Onun dilinde konuşan şeytandır, ifadesi geçmiş, asıl konuşan, çarpılmış olanın dilinde konuşan şeytan olduğunu anlatmıştır. Hareket de böyledir.

Ibn-i Eb’id-Dünya anlatıyor: İbn-i Lahîa yolu ile Kays b. Haccac’dan nakl edilmiştir: «Şeytanım bana dedi ki; ben ağzına girdiğimde, deve gibi idim; şimdi ise bir serçe kuşu gibiyim.»

  • Neden? dedim.

Çünkü sen, Allah’ın kitabını okuyarak beni ufaltıyor (eritiyor) sun, diye mukabele etti.

Ebû Hureyre (RA.)’dan nakl edilmiştir. Allah’ın Resulü (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır:

«— Mü’min şeytanını, kişinin devesini ağılında tımar ettiği gibi tımar eder.»

Halid el-Velîd’den nakl edilmiştir: «Hanımımla beraber Hz. Ömer’e gitmek üzere yola çıktık. Bir evde konakladık, hanımım arkamdaydı, çocukların seslerini duydum. Onları bir araya topladım. Yüksek sesle Kur’~ ân okumaya başladım. Bir şeyin aradan uçup gittiğini gördüm. Onlara ne olduğunu sorunca şöyle cevap verdiler:

  1. ·         Şeytanlar bizi kaptı ve bizimle oynadılar. Sen yüksek sesle Kur’an okuyunca bizi bırakıp kaçtılar. İbn-i Akıl «ElFıuıûn»’unda şöyle hikâye eder:

«Bağdad’da bir ev vardı. Oraya giren sabaha sağ çıkmıyordu. Bir defâsmda bir adam gelip içeriye girdi ve durumunu merak ettik. Sabah olunca adam sapasağlam evden çıktı. Komşular hayret ettiler. Adam bir müddet orada ikâmet ettikten sonra ayrılıp gitti. Sağ kalışının sebebini soranlara verdiği cevap şu oldu:

  • Ben gece orada yatsı namazını kıldıktan soma bir parça Kur’ân okudum. Kuyudan aniden bir genç çıkıp bana selâm verdi. O anda dona kalmıştım; genç bana :
  • Korkma! Sana bir şey yapmıyacağım, bana Kurandan bir şeyler öğret, dedi. Arzusunu yerine getirdim ve :
  • Allah aşkına şu evin durumunu bana bir anlatı ver, dedim.
  • Biz Müslüman cinleriz; Kur’ân okur kendimizi teselli ederiz. Ne var ki, buraya hep fasıklar geliyor, toplanıp içiyorlar. Bizde onları koğuyoruz.
  • Gece senden korkuyorum gündüz gel!
  • Olur, öyle yaparım dedi. Ve gündüzleyin kuyudan çıkmaya başladı. Ona alıştım. O okurken birde baktım sokakta havas okuyan biri durmadan: «Debib, nazar, cimlerden sana sığınırım, deyip duruyordu. Bunun üzerine kendine alıştığım cin:
  • Bu nedir? diye sordu.
  • Havas okuyucusu.
  • Onu istiyorum, dedi. Bunun ürerine ayağa kalktım, onu içeriye soktum. Birden kendimi, tavanda dolaşan ejderha halinde bir cinnin karşısında gördüm.

Adam havas okudu Ejderha hâlâ tavanda sarkıp duruyordu. Nihayet mendilin içine düştü. Onu alıp Zembiline koymak istedi, mani olunca bana:

  • Neden avımı bana vermiyorsun? dedi. Bunun üzerine ona bir dinar verdim; gitti. Birde baktım ki, O Ejderha cin oluverdi. Zayıflamış sararmış bir halde ortada durup erimeye başladı:
  • Ne var dedim?
  • Bu adanı beni bu havaslarla öldürdü. Artık iflah etmem. Dikkat et! Kuyudan bir ses duyacaksın ve dağlub olacaksın, dedi. Hakîkaten de geceleyin kuyudan bir çığlık duydum, mağlûb oldum. İşte o gün bugün evde hiç kimse barınamıyor.»

Ebû Bekr b. Eb’id – Dünyâ der ki: Hadîs bilginleri, Abdurrahman b. Ebî Leylâ’dan şöyle nakl etmişlerdir: «Bir adam, cemaatle yatsı namazını kılmak üzere evden çıktı, bir daha dönmedi. Bunun üzerine hanımı, Ömer b. El-Hattâb’a giderek durumu anlattı. Ömer (R.A.) kadının söylediği sözün doğru olup olmadığını akrabasından sorup araştırdı. Onlar da kadını doğruladılar. Ömer (R.A.) kadının dört sene beklemesini emretti. Kadın dört sene bekledikten sonra yine Hz. Ömer’e gelip durumu anlattı. Hz. Ömer (R.A.) yine kadının akrabasına sordu, onlar da kadını doğruladılar. Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) kadının evlenmesine izin verdi.

  1. 1) Muhannes: Dişilik ve erkeklik organları tam belli olmayan kişilerdir. Derken öbür kocası çıkageldi. Ömer b. El – Hattâb’a durum aksetti. Hz. Ömer (R.A.) içinizden biriniz uzun zaman kayıp olur, hanımı onun hayatta olup olmadığını bilmez. Sonra da (yapılan işlere itiraz eder.) deyince, adam: Mazûrdum Ey Emîrü’l – Mü’minîn! dedi.
  • Neydi özrün anlat bakalım!

Yatsı namazını  cemaatle kılmak üzere evimden çıkmıştım, yolda cinler beni kaptıkları gibi doğru bulundukları yere götürdüler. Onların yanında uzun za- man kaldım. Sonra mü’min cinlerle aralarında savaş çıktı. Mü’minler mağlûp ve esir oldular. Ben de o esirler arasındaydım. Bana sordular :

  • Senin dinin nedir diye.. «Müslümanım» dedim. Bunun üzerine bana:
  • İster bizimle kal, ister yurduna dön (muhayyersin) dediler. Ben de yurda dönmeyi tercih ettim. Gece Bişr adındaki cin, gündüz de İsar-Irîh bana eşlik etti- ler ve onlann sayesinde vatanıma dönebildim,
  • Pekâlâ ne .yerdin?
  • Üzerine Allah adı anılmayan herşeyi.
  • Ne içerdin?
  • Cedef içerdim (Cedef Yemen tarafından gelen ve hiç susatmayan bir otun adıdır.)

Hz. Ömer (R.A.) onun mâzur olduğunu görünce: İster verdiğin mehri geri al, ister kadına sahip çık, dedi.

Hadîs bilginlerinden Yahya b. Ca’de’den nakl ettikleri rivayette şöyle anlatılır: «Hz. Ömer (R.A.) zamanında cinler bir adamı kapıp götürdüler. Hanımı gelip Hz. Ömer (R.A.)’e kocasının dönmediğini anlattı. Bunun üzerine Hz. Ömer koca tarafının kadını serbest bırakmalarını, kadının da iddet bekledikten sonra evlenmesini emretti. Şayet kocan çıka gelirse o zaman ya ödediği mehri alır, veyahut yine sana sahip çıkar, dedi.

Sahihayn’da Ebû Hüreyre (R.A.)’dan nakl edilmiştir: Resûlüllah Sellellahu Aleyhi Vesellem buyurmuşlardır:

«Ademoğullarımn çocuklarından hiç bir çocuk yoktur ki, doğduğu zaman şeytan orada bulunup da çığlık atmasın. Attığı çığlıktan çocuğu da korkutur. Yalnız Meryem ve oğlu bundan istisna edilmiştir.»

Müslim’in yaptığı rivayette şu kaya vardır: «Şey- tan ona çığlık atar, onun çığlıkı etkisinde kalarak çocuk da ağlamağa başlar.»

Bu babta Ebû  Hüreyre demiştir ki: «İsterseniz (Onu ve zürriyetini sana şeytan-ı Recîm’den sığındırırım.) mealindeki âyeti okuyunuz.»

Buharînin rivâyetinde şu lâfız vardır: «Ben Adem’den doğan her çocuğun gözlerine şeytan, o çocuğ doğduğu zaman vurur. Meryemoğlu İsâ hariç. Ona vurmak için teşebbüse geçti ama vuramadı, onun yerine duvara vurdu.»

Yine Ebû  Hüreyre (R.A.)’dan rivayet edilmiştir. Resûlüllah (S.A.V.) buyururlar ki: «Çocuğun ağlaması şeytan fitnesidir.» Ebû Iiatem rivâyet etmiştir.

Es-Suheylî  der ki: Çünkü İsâ (A.S.) İnsan menisin- den yaratılmamıştır. O, Ruhul-Kuds-ün nefhinden meydana gelmiştir. Bu durum, hiç bir zaman İsa’nın Mu- hammed (S.A.V.)’e üstün olmasını gerektirmez. Çünkü O, şeytanın iğva ve vesvesesinden tamamen arınmış, kalbi hikmet ve imanla dolmuştur. Bu durum ona, Ru- hul-Kuds onun içini kar ve buzla tertemiz yıkayıp pak ettikten sonra hasıl olmuştur.

Çünkü  Şeytanın fiti meniyi harekete getiren şehvet mahallinde bulunur.

Şehvetlerin yanında bulunur şeytan daima. Hele mü’min olmayanın şehvetinden hiç ayrılmaz. İşte o fit tertemiz yavruyu değil de o baya racidir.

Onun içindir ki, Peygamber Sellellahu aleyhi vesel- lem’in göğsü yarılmış, içi bu gibi kötü duygulardan tertemiz edilmiştir.. Onda ne şeytanın iğvası ve ne de vereceği vesvesesi kalmıştır. Allah en iyi bilendir.

Enes b. Mâlik (R.A.)’dan rivayet edildiğine göre,. Allah’ın Resulü  (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır: «Sizden biriniz, eğer cima anında (Bismillahi, Allahını şeytanı bizden ve bize vereceğin zürriyetteıı uzaklaştır!) diye dua ederse ve bu temasda bir çocuk takdir edilmiş olursa şeytan ona asla zarar veremez.» Bu hadîsi Sahihayn’- de rivâyet edilmiştir.

Kadı tyad der ki: Hiç kimse bu hadisi bütün zarar, iğva ve vesveseye haml ederek umumî mânada kullanmamıştır.

Ulemânın bâzısına göre hadîsdeki (Ma) harfi nekredir, (ellezi) mânasında olamaz. Çünkü O, (Eliezi) mânasında olursa erkek için olmaz, (şey) anlamında olur.

İbn-i Cerîr (Tehzibul-Asar)ında der ki: Hadîsçiler- den bazıları mücahidden şöyle nakl etmişlerdir:

«Kişi, cima ederken (besmele) çekmezse şeytan zekerine çullanır ve onunla cima eder.

Cinlerin cima yaptığım geçen sahnelerimizde nakl ettiğimiz (Onlara ne ins ve ne de Cânn d okunmamıştır) âyet-i kerîmeden anlamış bulunuyoruz.

Yine, otuz dördüncü  babta İbn-i Abbas’ın şu sözünü de nakl etmiştik:

«Allah ve Resulü, kişinin, hanımına hayız halinde gelmesi nehy etmişlerdir. Çünkü o halde ona gelip de kadın hamile kalırsa muhannes doğurur!»

Et-Tartuşî, bunu, (Tahrimiul-fevâhiş) kitabında zikr etmiştir..

On şey vardır ki, kişiyi cinlerin şerrinden muhafaza eder :

  • Onların şerrinden Allah’a sığınmak. Cenâb-ı Hak: «Eğer seııi şeytandan (gelen) bîr dürtüş fitnelerse hemen Allah’a sığın. Çünkü O, (senin) sığındığını) hakkıyle işiden, (niyetini, salâhını) çok iyi bilendir.» (Fussilet: 36.) buyurmuştur.

 

Sahih’de varit olmuştur ki: Hz. Peygamber’in huzurunda iki adam birbirlerine hakaret etti. Birisinin yüzü (sinirden) kıpkırmızı kesilince, Allah’ın Resûlü (S. A.V.) : Ben bir kelime öğreteyim; Onu söyleyince, kendinde his ettiği o şey kayıp olur, gider. O kelime şudur: (Euzü Billahi Mineşşeytanirracîm.)

  1. Muavvizeteyn’i okumak. Tirmizî, Ebû Nadre tariki ile, Ebû Saîd’den (R.A.) nakl etmiştir: «Allahın Resulü (S.A.V.) Cinlerin ve insanların gözlerinin şerrine uğramıştı. Nihayet Muavvizeteyıı nazil olunca onları ve diğerlerini okudu. «Tirmizî bu hadis için: «Ha- sen ve garîb bir hadisdir» demiştir.
  2. Ayetel-Kürsî’yi okumak. Sahih’de varit olmuştur: Ebû Hüreyre (R.A.) dedi ki,

«Allah’ın Resûlü, beni Ramazan zekâtını korumak için görevlendirdi. Baktım ki biri geldi, zekât mallarından almaya başladı. Yakaladım: «Seni Allah Elçisinin yanına götüreceğim,» dedim —Hadîsi anlattı— Yatağına geldiğin zaman, Âyetel-Kürsîyi oku; Allah sana bir koruyucu gönderir de artık hiç bir şeytan sabaha kadar yanına gelemez. Hz. Peygamber (S.A.V.): «Sen doğru söyledin, lâkin Şeytan yalancının ta kendisidir,» buyurdu.

  1. Bakara sûresini okumak. Sahih’de Ebû Hürey- re’den nakl edilmiştir: Allah’ın Resûlü (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır: «Evlerinizi kabirlere çevirmeyin. İçinde Rakara suresi okunan bir eve asla şeytan giremez.»

 

  1. Bakara sûresinin sonunu okumak. Sahihte Ebû Mes’ud el-Ansarî’den nakl edilmiştir: Allah’ın Resûlü Sallellahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: «Herkim, Bakara sûresinin sonundan iki âyet okursa o gece ona onlar kâfi gelir.»

 

Tirmizî’nin rivâyetine göre, Nu’man b. Başir Resû- lüllah (S.A.V.)’den şöyle nakl etmiştir: «Allah, mahlû- katı yaratmadan, iki bin yıl önce, bir kitab yazmış ve Bakara Sûresinin sonu olan iki âyeti inzal etmiştir. Üç gece bu iki âyetin okunduğu eve şeytan giremez.»

  1. Âyetel-Kürsî ile birlikte Hâmîm El-Mü’min sûresini (ileyhilmasırVa kadar, evvelini okumak. Tir- mizî Ebu Hureyre’den (R A.) nakl ediyor: Allah’ın Resûlü (SA.V.) şöyle buyurmuşlardır:

 

«Herkim, Âyetel-Kürsi ile birlikte Hâmîm el-Mu’- nıin sûresinin evvelini (İleyhilmesir’e kadar) sabahleyin okursa, o iki âyet oııu akşama kadar, akşam okursa, sabaha kadar muhafaza eder.»

  1. Yüz kere, Lâ ilahe illellahu vahdehû lâ serike- lehu, lehülmülkü ve lehülhamdu ve hüve ala külli şey’in kadirli okumak. Yine Sahih’de Ebu Sâlih tariki ile Ebû Hureyreden (RA.) nakl edilmiştir: Allahın Resûlü (S. A.V.) şöyle buyurmuşlardır: «Her kim, (Lâ ilahe illalla- hu vahdehû la şerike lelıû lehülmülkü ve lelıul-hamdü ve hüve alâ külli şeyin kadir) i yüz kere okursa, on köle azad etmiş gibi olur. Ayrıca nâmına yüz sevab kayd edilir, yüz günah da defterinden düşülür. Sonra akşama kadar o gün şeytan şerrinden emin olur. Hiç kimse bunun kadar büyük bir sevabla gelemez. Ne var ki ondan daha fazla bir amel ile gelirse o zaman başka.»
  2. Allah’ın adını çokça zikretmek: Tirmizî’de El- Haris el-Eş’arî (R.A.)’dan şöyle nakl edilmiştir. Allah’ın Resûlü Sallellahu aieyhi ve sellem buyurdular ki:

 

«Allah, Zekcriya oğlu Yahya’ya beş kelimeyi kendisi ve İsrail oğulları okuyup amel etmeleri için emretti. Biraz ağır davranacak gibi olunca İsa Aleyhisselâm ona :

  • Allalı sana beş kelime emretti. Sen ve İsrail oğulları onunla amel etsinler diye.. Ya sen emret; ya da ben, deyince, Yalıya Aleyhisselâm şöyle dedi:
  • Sen bu hususta beni geçersen, korkarım ki Allah beni azaba duçar eder.

Sonra insanları  Beyt’ül-Makdis’e topladı ve: «Allah bana, kendim ve size amel etmek için beş şeyi emretti,» dedi:

Allah’a  İbadet edip ona hiç bir şeyi eş koşmamak. Allah’a şirk koşan kimse, şu adam gibidir: Kendi parası ile bir köle satın alıyor ve ona (İşte evim, işte işim; çalış, kazan; bana getir) diyor; fakat köle çalıştığını başkasına veriyor. İçinizden kim, böyle bir şeye razı olur?

  1. Allah size namazı emretmiştir. Namaza durduğunuz zaman, sağa sola bakmayın. Çünkü Allah namaz kılan kimsenin yüzüne nazar eder, kul yüzünü sağa sola çevirmedikçe, Allah İlahî nazarında devam eder.
  2.  Allah size orucu emretmiştir. Oruçlu olan kişi, yanmda misk bulundurup da herkesi güzel kokuya boğan kişi gibidir. Oruçlunun ağız kokusu, Allah indinde misk kokusundan daha iyidir.
  3. Allah size zekât vermenizi emretmiştir. Zekât veren kişi de, sımsıkı kıskıvrak bağlanan ve kendisini para karşılığı azat ettiren kimse gibidir.
  4. Allah size, kendisini çok zikretmenizi emretmiştir. Allah’ı çok zikreden kimse, kendisini takip eden düşmandan kurtulup bir kaleye sığman kimse gibidir. Kul da böyledir, kendisini şeytan mekrinden ancak Allah’ı zikretmek sayesinde kurtarabilir.

 

Allah’ın Nebisi (S.A.V.) buyurmuşlardır: «Allahın bana emr ettiği beş şeyi, size emr ediyorum: Semi’ taat, cehd, hicret, cemaat. Çünkü  cemaatten bir karış ayrılan kişi, İslâm ribkasmı boynundan çıkarmış demektir.

Tekrar dönerse başka. Cahiliyet dâvasını güden, Cehennem kütüklerindendir. Bir adam :

  • Ya oruç tutup namaz kılarsa?
  • O kimse her ne kadar oruç tutup namaz kılsa da (böyledir). Onun için, ey Allahın kulları! Allah’ın size nasip ettiği Müslümanlar ve Mü’minler davasında bulunun, buyurdu. Tirmizî diyor ki, (Bu hadis, Hasen ~ve sahihtir.) Buharı  diyor ki «El-Harîs el-Eş’arî’nin sohbeti sabit olmuş ve onun bundan başka da rivayetleri vardır.»
  1. Abdest ve namaz kılmak. Öfke şiddetlenince, kişiyi o âfetten kurtaracak en büyük silâh bu ikisidir. Çünkü öfke, Âdem oğlunun kalbinde ateş gibi alev alev yanan bir şeydir. Nitekim Tirmizî ve diğerleri Ebû Sa- id el-Hudrî’den rivâyet etmişlerdir. Allah’ın Resûlü (S. A.V.) şöyle buyurmuştur:

«Dikkat edin! Öfke, Âdemoğlunun kalbinde bir kıvılcımdır. Görmüyor musunuz, kişi kızınca gözleri kararıyor, boyun damarları şişiyor. Herkim öfkeden bir şey hissederse, yere yapışsın.»

Başka bir haberde şöyle varit olmuştur: «Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateşi ancak su döndürebilir.»

Sünen’de varit olduğuna göre Allah’ın Nebisi (S. A.V.) şöyle buyurmuşlardır:

 

«Şüphe yok ki gazab şeytandandır. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş ise ancak su ile söner. Şu halde içinizden birisi öfkelendiği zaman hemen abdest alsın.»

10)   Fazla bakmak, fazla konuşmak, fazla yemek -ve insanlarla fazla ihtilattan sakınmak. Çünkü şeytan Âdemoğluna bu dört kapıdan musallat olur. İmam Ahmed’iıı Müsned’inde şöyle varit olmuştur: «bakış (harama) İblis’in oklarından zehirli bir oktur. Allah rızası için gözünü haramdan sakınan kişi, kıyamete kadar kalbinde hissedeceği Allah tarafından ihsan edilmiş bir tad bulur.

Ebû Bekr b. übeyd der ki: Bâzı hadîs âlimleri Ebû Musa el-Eş’arî’den nakl ettiklerine göre Ebû Musel-Eş’- ari şöyle demiştir:

«Sabah olunca İblis askerlerini her tarafa salıverir ve der ki: Herkim bir müslümanı sapıtırsa ona tac giydiririm. Ona deyici der: Falan kimseye iğva verdim karısını boşattım. İblis ona şu cevabı verir:

  • Belki tekrar evlenir..

Diğeri, ben falan kimseye iğva verdim, babasına âsi geldi, dediğinde,

  • Babasına tekrar iyilikte bulunabilir diye mukabele eder.

Başka biri: «Ben falana iğva ettim; içki içirttim, dediğinde:

Sen? diye cevab verir.

Başka biri:

«Ben talana iğva verdim; zina yaptı» dediğinde,

  • Sen mi?» der.

Daha başka biri: ,

«— Ben de falana iğva verdim, adam öldürdü» der. iblis ona şu cevabı verir:

«— Sen mi, sen mi?!»

Müslim sahihinde, Cabir’den rivayet etmiştir: «Re- sûlüllah’m (S.A.V.) şöyle buyurduğunu duydum: İblis’- in arşı denizin üstündedir. Oradan adamlarını salar ve insanları yoldan çıkartmaya çalışırlar.

En büyük saptırmayı  başarıp gelen ve (şunu şunu yaptım) diyene: «Sen bir şey yapmadın»  diye mukabele eder. Sonra diğer biri gelir: (böyle böyle yaptım) der ona da: «Onu karısından ayırıncaya kadar, bırakmadın değil mi?» der. O da (Evet) der.

«Ha. evet şimdi oldu bravo sana.» diye karşılık verir.

İmam Ahmed de aynısını rivayet etmiştir.

Et-Tartûşî  «Tahrimul-Fevâhis» adiı kitabında der

ki:

Hadîs âlimleri Şam ehlinden bir adamdan bize nakl ettiğine göre, Süleyman (Aleyhisselâm) Cinler’den bir ifrite: «— Vay haline İblîs nerde?»

  • Onun hakkında bir şey mi emrettin?

«— Hayır, sadece soruyorum, O nerededir?»

  • Ardına gidip sana göstereyim, ey Allah’ın Nebisi! dedi ve Süleyman Aleyhisselamm önünde yürüdü. Hücum etti Şeytana doğru, bir de baktı ki O, suyun üstünde bir minder üzerinde oturuyor..

Süleyman (A.S.)ı  görünce, ayağa kalktı ve buyur etti. Sonra Süleyman (A.S.)’a sordu:

  • Bir emrin mi var? diye.. «Hayır; sadece sana sormağa geldim: senin hoşuna gidip de Allahı kızdıran şey nedir?»

Cevab verdi, Mel’ûn:

  • Benim en sevdiğim ve Allah’ın en kızdığı şey; erkeğin erkekle, kadmn kadınla temas etmesidir.

İbn-i Ebî Dâvud, Abdullah b. Hantab’ın’dan nakl ediyor: Ömer b. el-Hattab içinden bir kadın geçirdi ve onu kimseye mübah kılmadı. Bir adam ona gelip,

  • Sen falan kadını, doğru bir evde güzel bir kadındır, diye zikr ettin, dedi.
  • Sana bunu kim haber verdi?
  • İnsanlar hep bundan bahs ediyorlar.
  • Vallahi ben bundan hiç kimseye bahs etmedim! Ha belki de bu haberi benden Hannâs yaydı etrafa! buyurdu.

Ebil-Cevza’dan nakl ediliyor: «Cum’a günü hanımımı boşadım. İçimden «gelecek cum’a ona müracaat ederim,» dedim ve bundan hiç kimseyi haberdar etmedim. Baktım ki hanımım bana:

  • Sen bana müracaat etmek istiyorsun, demez mi? Hemen İbn-i Abbas’m su sözünü hatırladım: «Kişinin vesvası, diğer kişinin vesvasma haber verir, sonra söz her tarafa yayılır.»

Haccac b. Yusum sihirbazlıkta itham edilen bir adamın yanına gelerek:

  • Sen sihirbaz mısın? diye sorar. Adam:
  • Hayır, diye cevab verir. Bunun üzerine bir avuç taş alır bir bir sayıp avcuna koyar ve sihirbaza:
  • Bu avcumda kaç taş vardır, diye sorar. Sihirbaz, «Şu kadar taş vardır» diye cevap verir. Sonra öbür avu- na taş alır fakat saymaz..
  • Pekâlâ bu avucumda ne kadar var? diye sorunca:
  • Bilmem, der.
  • İlkini nasıl bildin?
  • Onu sen bildin, senden sonra Vesâsın bildi, o benim vesvasıma haber verdi. Oda bana haber verdi.

İkincisi ise, onu sen bilmedin, vesvasm da bilmediği için benim vesvasıma haber vermedi. Ben onu nerden bilecektim? dedi.

Muaviye b. Ebî  Süfyandan: O, kâtibime gizlice bir mektup yazmasını emretti. Mektubun bir harfine bir sinek düştü. Kâtib ona kalemle vurunca ayaklarından bir tanesi koptu. Sonra kâtib çıkınca halk onu karşıladı ve: Mü’minlerin emîri şöyle şöyle yazdı, dediler.

  • Bunu nereden anladınız?
  • Bacağı kesik bir Habeşi gelib bize anlattı bunu? dediler. Bunun üzerine Kâtib durumu mü’minlerin emî- rine bir mektup yazarak bildirince, mü’minlerin emîri şu cevabı verdi:

« Nefsim Yed-i Kudretinde olan Allah’a kasem ederim ki, o ayağı kesik Habeşî bir şeytandır. O senin kalemle vurup bacağını kırdığın sinektir. İşte bunu, onlara o haber vermiştir.»

1) Ebu Said el-Hudri (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

‘Sizden herhangi biri esnediği zaman eliyle ağzını kapatsın! Kuşkusuz ki şeytan (kişinin ağzına) girer!’ buyurdu.”

Müslim 2995/57, Ebu Davud 5026

 

2) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

‘Sizden biri uykusundan uyanıp abdest alırken burnuna su alıp sümkürsün! Çünkü şeytan onun genzinde geceler!’ buyurdu.” Buhari

 

3) Şüphesiz ki şeytan, insan vücudunda kanın ulaştığı yere ulaşır! Ben sizin gönüllerinize şeytanın bir şüphe atmasından endişe ettim!’ buyurdu.”Buhari 4/1882

 

4) Osman bin Ebi’l-As (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) beni, Taif’e vali tayin ettiği dönemde namazımda bana bir şey peyda olmaya başladı hatta ne kıldığımı bilemez oldum. Ben bu durumu görünce kalkıp (Taif’ten Medine’ye) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yanma gittim.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (beni görünce):

 

–‘Ebu’l-As’ın oğlu?’ dedi.    

Ben:

–Evet, Ya Rasulallah! dedim.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

 

–‘Seni (buraya) getiren sebep nedir?’ buyurdu.

Ben:

–Ya Rasulallah! Namazlarımda bana bir şey peyda oldu, öyle ki ne kıldığımı bilemiyorum! dedim.

 

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

–‘Anlattığın şey, şeytanadır! Onu bana yaklaştır!’ buyurdu.

Bunun üzerine ben, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yanına vardım ve (diz çökerek) ayaklarım üzerine oturdum. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) elini göğsüme vurdu, ağzımın içine tükürdü ve:

–‘Çık! Ey Allah’ın! Düşmanı’ dedi.

 

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu işi üç defa tekrarladı. Sonra (bana):

–‘(Git) işinle meşgul ol!’ buyurdu.

 

Ravi demiştir ki:

Sonra Osman bin Ebi’l-As (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

–And olsun ki, ondan sonra şeytanın bana sokulduğunu sanmam!”

İbni Mace 3548